<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971</id><updated>2011-09-16T17:31:27.093+03:00</updated><category term='Seçenek'/><category term='Aydın'/><category term='Din'/><category term='Vahiy'/><category term='Alternatif'/><category term='TDK'/><category term='Akıl'/><category term='İslam'/><category term='Mantık'/><category term='Elit'/><title type='text'>M. Temel Korkmaz'ın Günlüğü</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>120</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-2303749618829837436</id><published>2008-09-18T12:57:00.003+03:00</published><updated>2008-09-18T13:14:02.358+03:00</updated><title type='text'>Türban, Eşarp, Peçe, Bone - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İddia ediyorum.&lt;br /&gt;Hangi dille konuşursanız, o dille düşünürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Yine iddia ediyorum.&lt;br /&gt;Düşündüğünüz gibi yaşarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar iddia ediyorum.&lt;br /&gt;Yaşadığınız gibi de ölürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz mürekkep yalamış herkes bilir ki, bir kişiyi yönetmek istiyorsan onu kendi anlayışından, geleneğinden, göreneğinden, insanlarından ve dilinden uzaklaştırırsın. O artık senin kölen olur. Çünkü seninle çıktığı bu yolculukta yalnızdır, yol bilmez, iz bilmez. Seni sevmediği halde sana mecbur kalır ve senden ayrılamaz. Zamanla sana ait olanları öğrenir, öğrenmek zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca kölelik böyledir. Kişilerin de, kavimlerin de, ülkelerin de kölelikleri böyle başlar. Tarihler öncesinde de, bugün de bunun adı köleliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köle deyince akla hemen Beyaz Amerikalının, Siyah Afrikalıyı ülkesine götürüp sömürmesini düşünmemelisiniz. İngilizlerin birkaç yüzyıl önce bütün dünyayı sömürgeleştirmeye çalıştıklarını ve bunu da neredeyse başardıklarını da aklınıza getirmemelisiniz. Bugünü düşünmelisiniz. Yaşadığınız şu anı tekrar gözden geçirmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir halkı hangi dili konuşuyor ya da Fas? Evet, dün değil, bugün hangi dili konuşuyorlar? Neredeyse ana dil yok olmak üzere. O kadar da uzağa gitmeye gerek yok. Biz bugün hangi dili konuşuyoruz? Kendi dilimizi konuştuğumuzu iddia edebilir misiniz? Ya da 500 yüzyıl önce yaşayan atalarımızın dilini mi konuşuyoruz? Bunu iddia edebilmek mümkün mü? Hem harfler, hem konuşma dili değişmiş. Eskiler neler yazmışlar, okuyamadığımız gibi, okunanı da anlamaktan aciz hale düşmedik mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzatmaya ne hacet bu sözleri ve bu iddiaları zaten yıllardır başka yazarların kaleminden okuyor ve konuşmacıların sözlerinden dinliyorsunuz. Ben ise bunun tekrarını uzun uzun yapma ihtiyacı hissetmiyorum. Ancak tekrar tekrar iddia ediyorum ki; DİL DEĞİŞİRSE, DİN DEĞİŞİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün olduğu gibi bugün de televizyonlarda boy gösteren Allah'tan korkmaz kuldan utanmaz bazı soytarılar, Müslümanların anlayışlarını yozlaştırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Dini hükümleri bilmeyen Müslüman halkın önce kafasında şüpheler oluşturulmakta ve daha sonra da bu şüpheler yerini inkara bırakmaktadır. Bu halk neden Dini hükümleri bilmiyor? Çünkü dini hükümlere ait dili bilmiyor. Söyleneni anlamıyor. Oysa karşısındaki din istismarcısı durumu biliyor, bunu iyi değerlendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır Nur Suresi 30-31. ayetler söylenip durur. Ancak her nedense anlaşılmayan bazı kelimelere takılan ilim sahipleri olayı, bahsi geçen soytarılar gibi izah etme yerine ilmi açıklamalara dalmaktadırlar. Oysa yapılması gereken çok basit; Allah'ın ayetlerini ve bu ayetleri yaşayan Allah Resulü'nün yaşam tarzını ve emirlerini topluma anlayacağı dilden anlatmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz eğer çıkıp “Türban”, “Peçe”, “Bone” tartışmasına katılırsanız baştan yenik düşersiniz. Çünkü elin ecnebisi dilini size dayatmış. Siz de bu dili alıp dininizde kullanıyorsunuz. Bunu yapmayın. Bir adım geri çekilin, eksik kaldığınız yeri tamamlayın ve ondan sonra tekrar bir adım öne atın. O halde bunu basitçe birlikte yapalım.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Size dediler ki; “İslamda Türban şöyle olmalı”, “Peçe çok eski çağlarda kalmış İslami bir kıyafettir” vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz ne yapacaksınız? (Halktan olduğunuzu varsayın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce bir adım geri atın ve o ortamın (kasvetli) havasından kurtulun. Konuşmacının etkisinden çıkın. Çünkü o güne kadar sadece duyduğunuz ancak okuyup öğrenmediğiniz, araştırmadığınız bir konu hakkında söz sarf ediliyor. Siz ise sadece ama sadece gördüğünüz ve bilmeden kabullendiğiniz konu hakkında fikir sahibi olmaya çalışıyorsunuz. Eğer konuşmacı sizden değilse, o halde büyük ihtimalle saptırılacaksınız. Dikkat edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra, konu hakkında araştırmaya ve konu üzerinde düşünmeye geldi. Zaten en büyük sorunumuzda bu değil mi? O halde bahsi geçen ayetleri bir defa da kendiniz okuyun. İşte şimdi ben sizin için bunu bir defa daha yapacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Mümin erkeklere, gözlerini dikmemelerini, ırzlarını korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.”&lt;/strong&gt; (Nur Suresi: 30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine örtsünler.&lt;/strong&gt; ...... &lt;strong&gt;Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar...”&lt;/strong&gt; (Nur Suresi: 31. ayetin bazı kısımları)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;O günkü toplumun bu ayet geldiğinde ilk anladıkları ne ise ayet ondan bahsetmektedir. Bu ayetler gizli kapaklı, anlaşılmaz ayetlerden değil ki, dün farklı anlaşılsın, bugün farklı anlaşılsın. Ancak kalplerinde eğrilik bulunanlar Allah'ın bu açık ayetlerini saptırmak için uğraşırlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Mümin erkekler harama bakmayacaklar ve namuslarını koruyacaklar. Bitti. Bir erkek gözlerini neden korur? Neye bakmaktan geri durması gerekir? Bundan daha açık ne olabilir ki? Aksini iddia edecek bütün kanunlara aykırı davranmış olur. Burada iki satır düşünelim...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Devam edecek..&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-2303749618829837436?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/2303749618829837436/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=2303749618829837436' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2303749618829837436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2303749618829837436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2008/09/trban-earp-pee-bone-2.html' title='Türban, Eşarp, Peçe, Bone - 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-3230893687770060511</id><published>2008-04-11T01:55:00.002+03:00</published><updated>2008-04-11T01:58:41.347+03:00</updated><title type='text'>KVP ve Görüşlerim</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Kurtlar Vadisi Pusu (KVP) ve Görüşlerim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hatırlarsanız geçen yıl bu zamanlarda KV hakkında bir yazı yayınlamıştım. Neredeyse günlüğümün ilk yazılarından birisi idi. Halen devam etmekte olan bu diziyi ısrarla seyrediyorum. Sanırım ben de bir bağımlılık yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin şakası bir yana, geçen seneki yazımı okuyan arkadaşlardan aldığım bazı eleştirilerden anladığım şu ki; söylediklerim ve savunduklarımı tam ve net anlayamamışlar. Ben hem KV’de olanları hem de KVP’de olanları seyrediyorum, böylece birilerinin görüşlerini ve ortama bakışlarını dinlemek yerine seyretmiş oluyorum. Bu, dizi kahramanları tarafından gerçekleştirilen olayları tasvip ediyorum manasına gelmez. Geçen seneki yazımda söylediklerim ise KV’ye yapılan eleştirilerin eleştirisi idi. Yani birilerinin yaptığı eleştirileri eleştirmiştim açık ve net olarak. Oysa bazı okur arkadaşlar bunu anlayamamışlar ve benim KV’de olan bütün olayları kabullendiğimi sanmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde bana da konu hakkında bazı açıklamalar yapmak düşer diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle “Neden KV’yi ısrarla seyrediyorsun?” sorusuna cevap vereyim. Eğer bu bir hata ise elbette ben de seyretmekle hata ediyorum. Ama değilse bu soruyu yersiz olarak değerlendirmek gerekir. Mesela arkadaşım Kamil Bey her hafta halı saha maçına gider. Osman Bey ise mutat sohbetlere katılır her hafta, hiç aksatmaz. Rahmi Beyler ise hafta sonları filan alışveriş merkezine ailece giderler, gitmedikleri hafta sorun olur kanaatindeyim. Ben de her hafta Perşembe akşamları 2 saat ayırarak KV’yi seyrederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben her aklı başında insan gibi haber okur, haber dinlerim. Hatta tartışma programlarını da seyrederim (seyrederdim önceleri). Evet burada duralım biraz. Haberler, yorumlar, fikir tartışmaları. Nedir bunlar? Bunlar da birilerinin bize servis ettiği kişisel ya da grupsal düşünceler değil midir? Yani haberi sunan spiker kutsal bir görüş mü beyan ediyor dersiniz? Yoo sadece o kanalın haber editörünün fikirleri doğrultusunda bilgi aktarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da tartışma programları. Bunları seyrettiğimizde, burada tartışan insanların fikirlerini öğrenmiyor muyuz? Bizim düşüncelerimize uyan ya da uymayan fikirler masalardan masalara uçuşmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi söyleyin bakalım. Kurtlar Vadisini yazan gençler fikir ya da bilgi sahibi değiller mi? Onlar da fikirlerini ve araştırmalarını bu yolla ortaya koyuyorlar. Aradaki tek fark sunum, servis ediliş tarzıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki fikir platformlarında tartışan her kişinin her fikrini dinliyorsak ancak buna rağmen her fikri kabul etmek zorunda değilsek, KV’de gösterilen ya da daha ileri gideyim, empoze edilmeye çalışılan fikirleri kabul etmek zorunda değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir yaklaşımla olaya bakış açım budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim olayın farklı yönüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana göre Kurtlar Vadisi dizisi iyi veya kötü bir araştırmanın sonucu olarak ülkede gerçekleşen olayların bize aktarılış tarzıdır. Ülke gündemini iyi takip eden her kişi oradaki olayları görebilir. Bazen benim yakalayamadığım ya da bilgi olarak ulaşamadığım gerçekleri gördükçe hayrete düşmüyor değilim. “Vay canına demek ki bu katliamı bu adamlar, şu sebepten dolayı yapmışlar” dediğim zamanlar vaki olmuştur. Bazen arka planını anlayamadığım haberleri ve bilgileri dizi sayesinde oturtmuşumdur yerli yerine. Elbette katılmadığım ve asla tasvip etmediğim ve etmemin de mümkün olmadığı çok noktalar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen kendi kendime sorduğum bir soru belki sizin de ilginizi çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurtlar Vadisi dizisinde bir çok olayın arka yüzü farklı isimler verilerek gündeme getiriliyor. Hatta bazı olaylar çok net bir şekilde açıklanıyor. Kim kimi destekliyor. Kim güçlü, kim piyon bunlar net bir şekilde ortaya koyuluyor. Peki bu durum iyi mi kötü mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi düşünüyorum. Eskiden bir otoparka gitsem, oradaki değnekçi ile tartışmaya cesaret ederdim. Ama şimdi edemiyorum. Bunun sebebi ise KV’dir. Çünkü diyorum ki, “Ulan bu ufak tefek herifin bana kafa tutması, arkasında bir gücün olduğunu gösterir. Şimdi bir de bunlarla başımı belaya sokmayayım” diyerek haklı davamdan vazgeçiyorum. Evet, KV ben de bu korkuya neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi siz bunu makro planda yorumlayın. Bir değnekçi meselesi değil bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KV aslında bana şunu diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak hemşerim, sen hasbelkader bu ülke topraklarında doğmuş olabilirsin. Bu seni bu vatanın sahibi yapmaz. Bu ülke birileri tarafından parsellenmiş. Sen bir çağdaş köle olarak bu birilerine hizmet etmek için varsın. Sen sadece onlar için çalışacaksın. Haaa, ola ki okudun, kültür sahibi oldun. Sadece edindiğin bilgi ile kal. Çünkü fazla konuşursan biri gelir kafana sıkar. Asla kahraman olmaya çalışma, tek başına bir şey yapamazsın. Zaten 6 kişi bir araya gelirsen terör suçu ile yargılanırsın. Polise, askere sakın güvenme, onlar da seni değil o birilerini korurlar. Hak iddia etmeye çalışma çünkü sen kimi suçlayarak hak iddia ediyorsun, o suçladığın senin aklının ermeyeceği kadar güç sahibi, sıktırır kafana…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve devamla diyor ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam, kabul haksızlıklar var. Ama merak etme ve kahramanlık yapma, çünkü senin bilmediğin, görmediğin ve haberinin bile olmadığı birileri var ve senin yerine zaten mücadele ediyorlar. Onlar organize olmuşlar ve senin gasp edilmiş haklarını bu zalimlerden alacaklar, seni ve diğer ülke vatandaşlarını bu kölelikten kurtaracaklar. Sen acizsin. Telefonda her şeyi konuşma dinlerler, yazı yazma okurlar, arkadaşın zannettiğin herkes ajan olabilir. El hasılı kelam sen otur oturduğun yerde, fazla debelenme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ben KV’yi seyrettiğimde hep bu duygulara kapılırım. Kısaca söylemek gerekirse KV gibi diziler bize birilerinin çok güçlü olduğunu empoze ederek korkuturlar. Zaten aksi mümkün olamaz. Aksi halde adam bilmem hangi kanaldan neden bu diziyi yayınlasın ve kendisini afişe etsin ki? Haksız mıyım ama? :)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-3230893687770060511?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/3230893687770060511/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=3230893687770060511' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3230893687770060511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3230893687770060511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2008/04/kurtlar-vadisi-pusu-ve-grlerim.html' title='KVP ve Görüşlerim'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-44170263265464198</id><published>2008-03-07T18:38:00.000+02:00</published><updated>2008-03-07T18:39:16.657+02:00</updated><title type='text'>Türban, Eşarp, Peçe, Bone.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Türban, Eşarp, Peçe, Bone.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir bunlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu dili neden kullanıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize ait olmayan ve tarihte de asla kullanmadığımız sömürgeci ülkelerin dillerini kullanmamızın nedeni nedir ki? Yoksa hala sömürge olmaktan kurtulamadık mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peçe, İtalyanca bir kelime. Türban, Eşarp ve Bone ise Fransızca. Bu iki sömürgeci ülkenin 100-150 yıl önce ülkemizde yaptıkları zulmü unutmak mümkün mü? Sömürgeciliklerine hala devam eden bu vahşiler, bugün Cezayir’de ve Libya’da nasıl kalıcı etki bırakmışlar gidip görmek lazım. Bazen arkadaşlarımın anlattığına inanamıyorum. Sırf bu yüzden de yakın zamanda o taraflara bir yolculuk yapmayı düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, diğer ülkelerde sömürgeleri açıkça görülüyor da, bizim ülkemizde görülmüyor mu? Onlar güya Hıristiyan topluluklar. Bizler ise Müslüman bir toplumuz. Ama bu toplumun içerisinde SÖZDE AYDINLAR, biz Müslümanların adına konuşurken, savundukları ve yasakladıkları şeyleri nedense bu sömürgeci toplulukların ağzından gündeme getiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim dinimiz, ne türbanı, ne eşarbı, ne peçeyi ne de boneyi emretmemiştir. Konuyu yozlaştıran sözde aydınlar, sadece kendi aralarında eğlenmektedirler. Onların bu eğlencleri bizi asla bağlamaz. Çünkü İslam’da bu saydığımız şeylerin hiç biri yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam’da var olan “Örtünmek”tir ve bu örtünme asla standart değildir. Yerine ve zamanına göre değişir. Bizim dinimizde tek tip bir kıyafet sistemi yoktur. Asıl olan örtünmektir. Bu nedenle örtünmeyi sadece başörtüsünden ibaret saymadığımız gibi, başörtüsü de asla vazgeçilmez bir kıyafettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki kadınlar için örtünmek Allah’ın bir emri ise, erkekler için de örtünmek Allah’tan bize gelen emirdir. Evet, doğru. Manevi örtünmeden bahsetmiyorum, bizzat görünür, maddi örtünmekten bahsediyorum. Basit bir örnek vereyim. Futbolcunun kıyafeti bizim dinimizde yasaktır. Çünkü bir erkeğin örtünme ölçüsünün dışındadır. Diz kapağının hemen üzerinden başlar yasak. Mesela yüzücülerin giyimleri de yasaktır. Hem göbekten aşağısı açıkta olmayacak hem de uzuvlar belli olmayacak. Bu kadar basit. Bir erkek göbekle diz kapağı arasını sergileyemez. Sergilerse “avret” yerlerini göstermiş demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte olay bu kadar. Erkek ile kadın vücutları dış hatlar olarak birbirine benzemez. Allah’ın onlar için emri daha açıktır. Bu emrin detayına önümüzdeki günlerde yer vereceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde kısaca söylemek gerekir ise, “Emir olan örtünmektir.” Başa takılan, sarılan, giydirilen herhangi bir nesne değildir, emir olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki yazılarımızda da değinmiştim. Burada tek cümle ile söyleyip geçeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın emirleri, Allah’ın emrettiği gibi yerine getirilmediği sürece, görev ifa edilmiş olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam edecek….        &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-44170263265464198?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/44170263265464198/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=44170263265464198' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/44170263265464198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/44170263265464198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2008/03/trban-earp-pee-bone.html' title='Türban, Eşarp, Peçe, Bone.'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-879633846872044635</id><published>2008-03-06T14:26:00.005+02:00</published><updated>2008-03-07T11:05:43.195+02:00</updated><title type='text'>Uzun Bir Aradan Sonra</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Merhaba sevgili dostlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir ara oldu. Malumunuz 150 gün neredeyse hiç ara vermeden yazmıştım. Bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Bundan sonra da yine yeni yazılar ile birlikte olacağız. Elimden geldiğince, klavyemin erdiğince, bilgim kadarı ile ve muhakeme gücümün yettiğince hem bilgilerimi hem de yorumlarımı tekrar aktarmaya çalışacağım. Elbette bu eskisi gibi her gün olmayabilir. Belki haftada bir, belki de haftada yedi gün. Kim bilebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine malumunuzdur ki, amacım sistematik bir bilgi vermek değildir. Yazıyı kaleme aldığım anda ki pozisyonum önemlidir. Bazen bir yazı yazarken bitiremiyorum ve ertesi yazıya sarkıyor. Arada aklım gelen başka bir şeyi o iki ya da birkaç bölüm olacak yazının arasına sokuyorum. Ancak yazılara numara verdiğim için bu karışıklığa yol açmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar yazdığım yazılardan 2 adet 300 sayfalık &lt;strong&gt;SESLİ YORUMLAR&lt;/strong&gt; kitabı oluşmuştur. Bunlardan ilki basıldı. İkincisi ise baskıya hazır olduğu halde bastırmadım. Malum sebeplerden. Nasip olursa onu da baskıya vereceğim. Bundan sonra oluşacak yazılarımdan da diğerler ciltleri oluşturmaya çalışacağım. (İnşallah)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonraki yazılarımda son birkaç yıldır internet sitelerinde veya dergi, gazete köşelerinde yazılan bazı yanlış konulara da değinmeyi ve verilen yanlış bilgilerin yerine doğrularını aktarmaya çalışacağım. (Bi İznillah)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yine halk arasında yanlış kullanılan terimlere yer vermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah yar ve yardımcımız olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gayret bizden Muvaffakiyet Yüce Rabbimiz olan Allah’tanır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-879633846872044635?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/879633846872044635/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=879633846872044635' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/879633846872044635'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/879633846872044635'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2008/03/uzun-bir-aradan-sonra.html' title='Uzun Bir Aradan Sonra'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-3425473595940969863</id><published>2007-08-03T12:58:00.000+03:00</published><updated>2007-08-04T13:05:40.348+03:00</updated><title type='text'>Hîle-i Şer’iyye - 4</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar Şer’i Çözümler (Hile-i Şer’iyye) insanların hayatınıdaki zorluklara çare bulmak için getirilmiş olsa da, bazen çok tehlikeli durumlar oluşturmaktadır. Ehil olmayan ellerde, zihinlerde, bu çözümler, maalesef kişilerin ahiret hayatını zedelemektedir. Bundan bahsederken İsrailoğullarını kasdetmiyorum. Bilakis kendileri Müslüman olan, namaz kılan, oruç tutan topluluklardan ve kişilerden bahsediyorum. Günümüzdeki grup olma zihniyeti, bir “efendiye”, “hocaya”, “abiye” tabi olma anlayışı ise bu kötü durumu körürüklemektedir.Her nedense başkasına haram, tasak ya da mekruh olan bazı durumlar bu grupçuluk zihniyetinin elinde kendi elemanları için birden bire mübah oluveriyor. Başkasına fazi olan banka kredileri, kendi grubua mübah, başkasına haram olan bazı tavırlar kendi elemanlarına helal oluyor ve yine maalesef buna da kitap ve sünnetten zorlama deliller getiriliyor. Biz bunların hepsinden Allah’a sığınırız. İyi işler için üretilmeye çalışılan çözümleri kendi çıkarları için kullanmaya gayret edenler, bunun hesabının verileceği bir günü mutlaka bilmelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzdeki müslümanlar arasında durum bu idiysede yine hem günümüzde hem de tarihte böyle oldu. Bir de bunların yanı sıra zamanın hükümdarlarına, amir ve memurlarına kıyak çekenler, yağcılık yapmak için dinin emirlerini değiştirenler de türedi. Evet bu hem tarihte vardı hem de bugün var. Allah kendsinden razı olsun İmam Ebu Hanife’nin “Kadılık” görevini kabul etmediğini ve zamanın sultanının isteklerini onaylamadığı için hapse atıldığını ve orada kırbaçlanarak şehit olduğunu biliyoruz. Allah’tan korkan alimler işte böyledir. Onlar asla doğruluktan şaşmazlar ve Hile-i Şerriye’ye sapmazlar. Onlar halkın sıkıntılarını çözmek için ürettikleri fetvaları sultanlara, hakimlere, kadılara reva görmezler, görmemelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesleyi daha iyi anlayabilmek için meşhur olan “İyne” alışverişini anlatmak faydalı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İyne Satışı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu satış hakkında çeşitli görüş ve açıklamalar vardır. Ancak ben bunları burada tek tek akataracak değilim. Sadece bu satışlardan “İyne” olarak değerlendirdiğim satış tarzını aktaracağım. Öncelikle bu alış-verişin iyi olmadığını gösteren bir hadis aktaralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Iyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönünceye kadar onu üzerinizden atamazsınız.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” (Ebu Davud, Kitabu’l-Büyu, 54)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu satışı şekillendireyim.&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sizin 1000 lira borç paraya ihtiyacınız var. &lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Esnaf bir arkadaşınıza gidiyorsunuz. &lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaşınızdan 1000 lira borç istiyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaşınız size verdiği borçtan kar elde etmek istiyor.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Size para vermiyor.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Para yerine 1000 lira peşin değerinde bir malı 6 ay vadeli 1200 liraya satıyor.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu alış veriş üzerinde anlaşmış oluyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her şey mübah gibi görünüyor.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ancak size mal değil para lazım.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sonra size diyor ki; “o elindeki malı bana peşin 1000 liraya verir misin?”&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Siz de; “Elbette veririm” diyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;1200 liraya 6 ay vadeli aldığınız malı, 1000 liraya satıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Şimdi sizin elinizde 1000 lira var. Ama 6 ay sonra 1200 lira ödeyeceksiniz.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaşınızda ise 1000 lira yok. Size verdi. Mal yine kendisinde. &lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ancak arkadaşınız 6 ay sonra sizden 1200 lira alacaklı.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Arkadaşınıza bu borç isteme olayından 200 lira fazla ödeyeceksiniz.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diğer bir tabirle, arkadaşınız sizden 200 lira kazanmış olacak.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div align="justify"&gt;Madde madde anlatmamın sebebi daha iyi anlaşılabilmesi içindir. 1 cümlede de izah etmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn İshak es-Sübey’i’nin hanımı, Zeyd b. Erkam'ın ümmü veledi kendisinden çocuk dünyaya getiren cariye ile birlikte Hz. Âişe'nin yanına girmiş. Zeyd'in ümmü veledi Hz. Âişe'ye: “&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ey mü'minlerin annesi! Ben Zeyd b. Erkam'a 800 dirheme vade ile bir köle sattım. Sonra da aynı köleyi ondan peşin olarak 600 dirheme satın aldım&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;” dedi. Hz. Aişe: “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ne kötü bir alım satım. Şüphesiz Zeyd'in Rasûlullah'la birlikteki cihadı boşa gidiliştir. Ama tevbe ederse müstesna&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” karşılığını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aişe'nin bir alışverişi Hz. Peygamber ile birlikte yapılan bir cihadın sevabını boşa çıkaracak bir şekilde nitelemesi, bu alışverişin caiz olmayışını Rasûlullah'tan duyduğunu gösterir. Çünkü bu gibi şeylerin akılla bilinmesi mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye; Hz. Peygamber'in, "&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bir gün gelecek, insanlar alını satım adı altında faize helâl diyecekler&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;" hadisi ile iynenin haram olduna hükmeder.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-3425473595940969863?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/3425473595940969863/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=3425473595940969863' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3425473595940969863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3425473595940969863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/08/hle-i-eriyye-4.html' title='Hîle-i Şer’iyye - 4'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-2631978230683674031</id><published>2007-08-02T09:42:00.000+03:00</published><updated>2007-08-03T09:44:51.758+03:00</updated><title type='text'>Hîle-i Şer’iyye - 3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Dün vermiş olduğum örnek ve içerisinde bir çok örnek bulunan kitaplardaki bilgiler bazılarına ters gelebilir. Daha önce de söylediğim gibi oturup bir kere daha düşünmeleri gerekir. Çünkü “İslam Mantık Dini Değildir” demiş bunun hakkında yazmıştık. Kimse kendi mantığına göre hareket edemez ve Allah’ın kanunlarını kendi mantığına göre değiştiremez. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki Müçtehitlerin verdikleri fetvalarda ve sundukları şözümlerde mantığa yatmayan bir nokta varsa, müçtehidi suçlamadan önce, o konu hakkında teferruatlı bilgi edinilmelidir. Büyük ihtimalle bu araştırma sonucunda müçtehit ile aynı görüşe gelinebilir veya en azından onun bu görüşünün bir mesnedi, dayanağı olduğu görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela aşağıdaki ayetlere kısa bir göz atılması icabeder kanaatindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyyup (as) kıssasını bilmeyen yoktur. Hanımına yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Allah’da ona güzel bir çözüm, yol göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ve; Eline bir demet sap al, onunla vur ve yeminini bozma! Gerçekten Biz onu sabredici bulduk. O ne güzel bir kuldu! Çünkü o (rabbine) çokça dönen idi.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” (Sad Suresi, 44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayet hakkındaki detaylı bilgi herhangi bir tefsr kitabından okunabilir. Cidden burada güzel bir çözüm sunulmaktadır. Eğer, halis niyet ile bir çözüm aranıyorsa elbette Allah samimi kullarına bir çıkar yol sunacaktır. Bu, Rabb’in kullara gösterdiği bir merhametten başka ne olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de bir diğer olaya ve sureye bakalım. Yine Yusuf (as) kıssasını bilmeyen yoktur. Hani kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymak istemişti ve Allah da ona bir yol öğretmiş, bir çare göstermişti. Yusuf Suresinin 70-76. ayetlerini okuyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;70) Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi seslendi: “Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;71) Onlara doğru yönelerek: “Neyi kaybettiniz?” dediler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;72) Dediler ki: “Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;73) Dediler ki: “Allah’a andolsun ki, -sizin de bildiğ-niz gibi- biz yere fesat çıkarmak için gelmedik ve biz hırsız değiliz.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;74) Dediler ki: “Öyleyse eğer yalan söylüyorsanız cezası nedir?”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;75) Dediler ki: “Bunun cezası, yükünde bulunan kimsenin kendisinin karşılık olarak alınmasıdır. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.”&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;76) Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aratmaya başladı. Sonra onu kardeşinin yükü arasından çıkardı. &lt;strong&gt;İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik.&lt;/strong&gt; Yoksa o, hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Bu, ancak Allah’ın dilemesiyle oldu. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hile-i Şer’iyeyi kabul etmeyenlerin bu ayetler üzerine tekrar düşünmeleri gerekmektedir. Eğer, halis bir niyetle çözüm arama yolları da kapatılırsa o zaman İsrailoğullarının yaptıkları gibi Hile-i Şerriye (kötü çözüm, aldatmaca) yoluna başvurmak ya son çare olacaktır ya da çözüm aranmadığı için kişi kendine veya bir başkasına zulmedecektir. Basiret sahibi müminler çözüm ile aldatma arasındaki farkı net olarak anlarlar ve sadece Allah’a güzel bir kul olmak için çaba sarfederler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;----------------------------&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Devam edecek&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-2631978230683674031?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/2631978230683674031/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=2631978230683674031' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2631978230683674031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2631978230683674031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/08/hle-i-eriyye-3.html' title='Hîle-i Şer’iyye - 3'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8371298115484951084</id><published>2007-08-01T17:41:00.000+03:00</published><updated>2007-08-01T17:45:19.848+03:00</updated><title type='text'>Hîle-i Şer’iyye - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Hile” her ne kadar Türkçede sürekli kullanılan bir kelime olsa da aslında Arapça’dır.الْحِيلَةُ fiili, حَالَ mazi fiilinden يَحُولُ muzari olarak şu manalara gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Çare, tedbir&lt;br /&gt;2. Hüner, sanat, ustalık&lt;br /&gt;3. Oyun, hile, düzenbazlık, kurnazlık, tuzak&lt;br /&gt;4. Görüş iyiliği, doğruluğu&lt;br /&gt;5. İş görme gücü tasarruf kudreti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Türkçe lügatlere bakacak olursak da aşağıdaki tarifleri görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika&lt;br /&gt;2. Çıkar sağlamak için bir şeye değersiz bir şey katma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Kurtubi, “Hile (Çare) kelimesi, çeşitli kurtuluş yolları hakkında kullanılabilen umumi bir lafızdır” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahminen 15. yüzyıldan günümüze kadar geçen sürede kelime dilimize geçmiştir. Ancak bu kelime ile birlikte terkip oluşturan bir ifade daha vardır ki, o da aynı zamanda dilimize yerleşmiştir. Bu da “hile-i şer’iye” dir ve şu manaya gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hile-i Şer’iye&lt;/strong&gt;: &lt;strong&gt;1.&lt;/strong&gt; Açıklamakta zorluk çekilen bir durumla karşılaşınca, ustaca bir çıkar yol bulma. &lt;strong&gt;2.&lt;/strong&gt; İslam hukukunda somut bir olayda hukuki bir çözüm yolu bulma veya yasak olan bir şeyi meşru yollardan hareketle yasaksız sayma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisa Suresi 98. ayette “Hile” kelimesi “çare” manasında kullanılmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;حِيلَةً&lt;/span&gt; وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلاً &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan bir &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;hile (&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;çare&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;)&lt;/span&gt; bulamayan ve bir yol bulamayan mustazaf olanlar müstesnadır.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hile-i Şer’iye’ye ilk başvuran Hanefi müçtehitlerdir. Amaçları ise halis idi. Dini insanların hayatına uydurarak saptırmak ve buradan kazanç elde etme diye bir şey söz konusu değildi. Amaç, sürüp gitmekte olan hayat şartlarında karşılaşılan bazı sorunlu halleri, İslam hukukuna uygun hale getirmeye çalışmaktı. Zaruret yolu ile haramların mübah sayılmasını azaltmak ve müslümanların İslam Kurallarını ihlal etmelerini engellemeye çalışmak gibi güzel bir amaca hizmetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarifi daha net anlatmak için Fetavayı Hindiyye’den bazı aktarımlarda bulunmak daha doğru olacaktır. İlk etapta bazı kişilere bu aktaracaklarım Hile-i Şerriye imiş gibi görünse de insaf gözü ile değerlendirdiklerinde bunun bir çare, çözüm olduğunu anlayacaklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Örnek:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İbrahim (en-Nehâî), evine istirahat için girince, hizmetçisine: "Bir şahıs bana gelmek için izin isterse, sen olduğun yeri kasdederek "Şeyh burda yoktur." de." derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Örnek:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yine aynı zat, kendisinden bir şey isteyen şahsa, —onu vermek istemeyince,— elini yere koyarak: "İstediğin burda yoktur." derdi. Karşıdaki adam da, istediğinin olmadığın sanarak, kalkar giderdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir. Zehıyre'de de böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta bize çok ters gelebilen bu tavırlar çok doğal ve normaldir. Günlük hayatında yalan konuşmayı normal gören hatta yalanı “beyaz” diye nitelendiren anlayış, şu sözü maharetle kullanmaktadır; “Senin ne söylediğin değil, karşındakinin ne anladığıdır önemli olan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir doğruluk payı olmayan bu söz yine düşünülmeden sarfedilmiş ve hayatımıza sokulmuştur. Benim açımdan önemli olan benim söylediğim ve kasdettiğimdir. Muhatabımın ne anlayıp anlamadığından ise ben sorumlu değilim. Nitekim bir topluluğa hitap eden bir şahsın söylediğinden herkes aynı şeyi anlamayabilir. Bu çok doğaldır. Sorumluluk sözler ve fiillerle sınırlıdır. Benim sorumlu tutalacağım iş asla bir başkasının anlayış ve mantığı olmamalı. Neyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunaldınız, yoruldunuz ve istirahat yeriniz olan evinize çekildiniz. Ancak komşunuz ya da bir tanıdığınız sizinle muhabbet etmek istiyor. Siz de bu şahsı kırmak istemiyorsunuz. Böyle durumlar ile sıklıkla karşılaşırız. Zaten karşılaşmıyorsak ya yalan söyleyerek olayı savuşturuyoruz ya yorulacak kadar çalışmıyoruz veya bizimle muhabbet edecek ve kapmızı çalacak arkadaşlara sahip değiliz vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size ait olan ve çok değer verdiğiniz, kıymetli bir eşyanızı bir arkadaşınız istiyor. Siz hem bu eşyayı vermek istemiyorsunuz, hem de arkadaşınızı kırmak istemiyorsunuz. Ne yapacaksınız? Ola ki birileri elbette kalkıp beylik laflar edeceklerdir ve ben her halükarda vermek istemediğimi yüzüne karşı söylerim diyecektir. Ama unutmayınız ki, her kimsenin hayatında özel şahıslar vardır. Eğer yoksa zaten o istediğini söylesin. O şahsın tavrı misal olmaz. İşte böyle bir durumda yalan konuşamayacağınıza göre bir çözüm üretmek durumundasınız. Bu durumda İbrahim Nehai’nin yöntemi en güzel yöntemlerden birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim ben örnek verirken en uç örneklerden birisini verdim. &lt;strong&gt;Fetevayı Hindiyye&lt;/strong&gt;’de “&lt;strong&gt;Kitabu’l-Hiyel&lt;/strong&gt;” bölümünde aşağıdaki konularla ilgili bir çok çözüm üretilmiştir. (Hiyel, Hile’nin çoğuludur.) İnanıyorum ki, başınız darda kaldığında sizin de bu tür çarelere ihtiyacınız olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdest ve namaz meseleleri ile ilgili çâreler.&lt;br /&gt;Zekât meseleleri ile ilgili şer'î çareler&lt;br /&gt;Oruçla ilgili meseleler hakkında şer'i çareler&lt;br /&gt;Hacla ilgili meseleler hakkında seri çareler&lt;br /&gt;Nikâhla ilgili meseleler hakkında şer'i çareler&lt;br /&gt;Talâkla ilgili meseleler hakkında seri çareler&lt;br /&gt;Muhâllâa ile ilgili meseleler hakkında şer'l çareler&lt;br /&gt;Yeminlerle ilgili meseleler hakkında şer'içareler&lt;br /&gt;Bir köleyi azâd etme, müdebber ve mükatep kılma&lt;br /&gt;Vakıfla ilgili meseleler hakkında seri çareler&lt;br /&gt;Ortaklıkla ilgili meseleler hakkında seri çareler&lt;br /&gt;Alım ve satım işlemleri ile ilgili çareler&lt;br /&gt;Hibe ile ilgili şeri çareler&lt;br /&gt;Bazı muamelelerle ilgili seri çareler&lt;br /&gt;Karşılıklı borç alışverişi hakkındaki şeri çareler&lt;br /&gt;İcâre işlemleri ile ilgili şeri çâreler&lt;br /&gt;Dâvadan men işlemi ile ilgili seri çareler&lt;br /&gt;Vekâletlerle ilgili işlemler hakkında şer'i çereler&lt;br /&gt;Şuf'a meseleleri ile ilgili şeri çareler&lt;br /&gt;Kefalet işlemi ile ilgili şer'l çareler&lt;br /&gt;Hayâle işlemi ile ilgili şer'l çareler&lt;br /&gt;Sulh işlemi ile ilgili serî çareler&lt;br /&gt;Rehin işlemi ile ilgili seri çâreler&lt;br /&gt;Müzâraa işlemi ile ilgili şer'i çareler&lt;br /&gt;Vasiyet işlemi ile ilgili seri çareler&lt;br /&gt;Hastanın ikrarı ile ilgili seri çareler&lt;br /&gt;Şakalaşmak veya bir kelimeyi değişik anlamda kullanmakSeri çârelerle ilgili çeşitli meseleler&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;----------------&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Devam edecek&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8371298115484951084?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8371298115484951084/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8371298115484951084' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8371298115484951084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8371298115484951084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/08/hle-i-eriyye-2.html' title='Hîle-i Şer’iyye - 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-6051707040409978218</id><published>2007-07-31T10:18:00.000+03:00</published><updated>2007-08-01T10:21:34.510+03:00</updated><title type='text'>Hîle-i Şer’iyye - 1</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yalan konuşmak, aldatmaya çalışmak, çıkar elde etmek için kanunları tersine çevirmeye çalışmak ve buna benzer şeylerin hiç birisi bir müslümanın karakteri olamaz. Çünkü Resulü Ekrem (sav) bu anlayışları yok etmek için gönderildi. O’nun bize öğretmeye çalıştıklarını yaşamak bizim için bir tercih değil, tam olarak bir görevdir. Müslümanın ahlakı, Kur’an’dan alınmış olmalıdır. Peygamber gibi olmak mümkün değildir ama onun paralelinde, emirleri doğrultusunda yaşam sürmek mümkündür ve bilhassa görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrailoğulları her adımda peygamberlerinin izlerinden çıkmış, yoldan sapmış ve diğerlerini de kendilerinin sapkın yoluna sokmak için çaba sarfetmişler ve sarfetmektedirler. Ancak bizler, onların aksine peygamberlerimizin hepsine hürmet eden, onların bizlere sunduğu anlayışı kabul, tasdik ve tatbik eden bir ümmetiz ya da ümmettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden “Ümmetiz” kelimesinin yanına tereddütle “Ümmettik” yazarak, bugün böyle olduğumuza şüpheyle yaklaşır olduk. Çünkü Allah’ın bize yaşamamız için gönderdiği dini artık bilmiyoruz. Bilmek için de çaba sarfetmiyoruz. Önümüze sunulan “şaşaalı dünya hayatı” daha cazip geliyor ve neredeyse İsrailoğullarının madden yaptıkları “peygamberlerini öldürme” işini, bizler manen yapıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle olmamalıyız. Bu şekilde davranmamalıyız. İslama uymamız, Kur’an’ı yaşamamız gerekirken, israiloğulları gibi aldatmacalara, hile-i şerriyelere başvurup dinimizi kendimize uydurmaya çalışmamalıyız. Yoksa onlardan farkımız kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki biraz ağır olacak ama kendimi söylemek zorunda hissediyorum. Bugün belli bir ilim düzeyine gelmiş, ilim adamı sıfatı taşımaya çalışan insanları maddi kaygılar nedeniyle bazı hükümleri çağa uydurmak gayretiyle yaptıkları tahribatı, binlerce cahil, binlerce din düşmanı bir ara gelse yapamazlar. Ekseriyetle “Banka Kredileri” konusunda insanlara kolaylıkla fetva verip, onları yanıltanlar bunun bir hesap günü sorulacağını zihinlerinden çıkartmamalıdırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların kendi lüks ve fantazileri, rahat yaşama istekleri onları güçlerinin üzerinde harcamaya sevketmektedir. Oysa maddi gücü olmayan insan, asla rahat olmamalı ve çalışmayı kendine görev addetmeli iken, yaşadığımız sistem ona daha kolay köle olmanın yolunu Banka Kredileri ile sunmaktadır. Böylece, normal geliri ile elde etmesi mümkün olmadığı bir arabayı, bankanın verdiği kredi ile almak cazip geldiği için, ancak biraz da içinde bulunan Allah korkusu onu, bu davranışın doğru olup olmadığını öğrenmeye sevketmektedir. Çünkü dimizide faiz en büyük haramdır ve insanlığı madden ve manen yok eden en büyük felakettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun şu ki, sistem faizi helal kılarken, bunu müslüman topluma kabul ettirecek anlayıştaki sözde ilim adamlarını da yetiştirmektedir. Maalesef bu ilim adamları (!) önlerine sunulan argümanları çok iyi değerlendiremeyerek, kendileri saparlar ve kendilerine soranları, tabi olanları da saptırırlar. İş bu kadar vahimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada bilinmesi netleştirilmesi gereken bir konu vardır ki o da Hile-i Şer’iyye’nin doğru anlaşılmasıdır. Maalesef bu terkip yanlış ellerde Hile-i Şerriye’ye dönüşmektedir. Bu noktadan sonra da Hile-i Şer’iyye hakkında biraz bilgi edinelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not 1:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Banka Kredisi konusu teferrutlı incelenmesi gereken bir konudur. Belki ileriki günlerde bu konu üzerinde dururuz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Not 2:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Biraz işlerim olduğu için yazıyı geç göndermek durumunda kaldım. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-6051707040409978218?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/6051707040409978218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=6051707040409978218' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6051707040409978218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6051707040409978218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/08/hle-i-eriyye-1.html' title='Hîle-i Şer’iyye - 1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8460355569564611114</id><published>2007-07-30T16:37:00.000+03:00</published><updated>2007-07-30T16:38:17.168+03:00</updated><title type='text'>Mesha Uğrayanlar-4 Hîle-i Şerriyye</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca hem kendilerini hem de başkalarını aldatmış olan İsrailoğulları günümüzde de bu meşhur tavırlarını sürdürmektedirler. Onların hilekarlığı, düzenbazlığı, ticaretlerinde ve diğer hayatlarındaki aldatma, kandırma ve sinsice kuyu kazma anlayışları karikatürlere dahi konu olmuştur. Bu kötü sıfatlara sahip olmalarını ne yazık ki kendileri de bir yöntem olarak kabul etmiş ve en aşağılık yaratık seviyesine düşmüşlerdir. Nitekim ülkemizde de bunlardan çok vardır. Kanuni Sultan Süleyman bunları İspanya’dan getirmiş ve topraklarımızın en güzel yerlerine yerleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyhat. Nasıl basiretsizliktir bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna rağmen bunlar yıllarca Osmanlıyı çökertmek ve dejenere etmek için çalışmışlardır. Bunu da maalesef başarmışlardır. Bunu yaparken hile ve düzenlerini uygulamışlar, kendilerini maharetle gizlemişlerdir. Devletin en üst kadamelerine söz geçirir hale gelmişler ve belli bir noktadan sonra da maddi gücü elllerinde bulunduran bu kavim diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi burada da gücü ele geçirmişlerdir. Bugün bir çok televizyonun (afedersiniz ama) kanalizasyona dönüşmesini müşahade ediyoruz. Halkın ahlakını bozan yayınları yapan bir kanalın Müslüman olması ya da samimi bir müslüman tarafından yönlendirilmesi mümkün müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sadece televizyon ile kalmıyor. Gazete, dergi ve diğer yayın organlarını da içerisine alıyor. Hal böyle olunca yönetimde de söz sahibi olmaları mümkün hale geliyor. Ülkeleri yöneten haber ağlarının hemen hepsinin bu kavim tarafınan kontrol edildiği herkesçe biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, Filistin ile ilgili bir mevzu olduğu zaman, ya da ehemniyetine binaen bazı ülkelerin diğerlerine yaptığı zulüm günlerinde, birkaç televizyonda “yahudilere yapılan eziyetleri anlatan” filmlerin gösterilmesi tesadüf müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse çok uzatmayayım. Sizler zaten bunları biliyorsunuz. Ben bir hatırlatmada bulundum. Hafizaları tazeledim. Malumdur ki biz unutan yaratıklarız. Çünkü adımız insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu kavim tarih boyunca aldatmış ve aldatmaya da devam etmektedir. Cümartesi günü yasağı için uyguladıkları yöntem de bir aldatmacadan başka bir şey değildi. Ama sonuç olarak gördük ki, aslında onlar sadece kendilerini aldatmışlar ve “kötü bir çözüm” (Hîle-i Şerriyye) üretmişlerdir. Onlar bu kötü çözümü iyi olarak görmüş ve mubah saymışlardır. Kendileri de bunu “Kurallara uygun çözüm” (Hîle-i Şer’iyye) olarak değerlendirmişlerdir. Eğer bu gerçekten kurallara uygun bir çözüm olsa idi, aşağılık maymunlara dönüşüp sonra da geberip gitmezlerdi. Allah, onlara gadaplanmış (kızmış), peygamberleri onları lanetlemiş ve kavimlerinden bir kısmı da onlara bu yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyerek uyarmışken bunların çözümü nasıl Hîle-i Şer’iyye olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bügün de toplumlar içerisinde aynı mantıkla hareket eden insanlara rastlamaktayız. Muhterem İlim Adamı Ebubekir Sifil’e sorulan bir sorunun cevabını buraya aktardığım da sanırım söylemek istediğim dana net anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şimdi Yaşar Nuri ve o anlayıştaki insanlar henüz yokken Türkiye’de modern hayat yaşayan kesimin dine yaklaşımı şöyleydi: “Biz de Müslümanız. Ama ibadet edemiyoruz. Günahkârız.” Bir saygı duyuyorlardı dindar kesime. Ama Yaşar Nuri Öztürk ve o çerçevede düşünen insanların çabaları sonucu bu insanlarda halka karşı şöyle bir düşünce oluştu: “Sizin din anlayışınız yanlış. Siz bid'at ve hurafe içinde yüzüyorsunuz. Dini çarpıtıyorsunuz. Asıl İslam bizim yaşadığımız dindir.” Bir zamanlar dinden uzak olduklarını düşünen insanlar, şimdi Yaşar Nuri’nin sayesinde asıl dindarlar olduklarını söylemeye başladılar. Dinle alakası olmayan insanların gündemine İslam’ın herhangi bir şekilde girmesi sevindirici olabilir ama bu bizim için hayırlı mıdır, şerli midir, ben o konuda pek de iyimser değilim.”&lt;/em&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ben bu ifadelerin altına, o dönemleri de yaşamış ve incelemiş, bu dönemi de yaşayan ve tetkik eden birisi olarak imzamı atıyorum. Bahsi söz konusu olan şahıs ise güzel bir numunedir. Bunlardaki zihniyete dikkat edildiğinde de görülecek ki ciddi bir aldatmacanın içerisindedirler ve çok tehlikelidirler. Eğer siz ticaretinzde birisini aldatıyorsanız, bir kişiyi kandırırsınız ve bunun cezasını çekersiniz. Ancak bu tipler öyle bir çalışmanın içerisindedirler ki, bir toplumun felaketini hazırlamaktadırlar ve hatta hazırlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumumuzda bugün sadece meali eline alıp Ahkam kesen o kadar çok insan var ki, hayret etmemek mümkün değildir. İşin garip yanı, bunların büyük bir kesiminin din ve diyanetle uzaktan yakından alakası yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha dün bir muhabbet esnasında sevdiğim bir ağebeyim, bir cümle söyledi ve bunun ayet olduğunu ifade etti. Amacı bir başkasına nasihat vermek idi. Bana da tasdik ettirmek isteyince ben bu ifadelerle gelmiş bir ayet olmadığını söyledim. “Nası olur da bilmezsin?” deyince, “ben böyle bir ayet okumadım ve bilmiyorum” dedim. “Eğer okuduğun ayetin numarısını söylersen, bakarız ve okuruz” deyince bir müddet sonra bahsi geçen ayeti  bulduk. Ama çok yazık ki, onun ne demek istediğini ben anladığım halde o ağabeyimiz anlamamakta ısrar etti. Çünkü kullanılan kelimeler, verilmek istenen nasihatler asla ayetle mutabık değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu durum, yukarıda tenkit edilen şahsın ve bunların takipçilerinin bu ülke insanına yapmaya çalıştıklarıdır. “Sen oku mealleri, anlamsan da olur” mantığıyla hareket edip Allah’ın kitabını alalade bir kitapmış gibi değerlendirmenin sonucu acı bir hüsran olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sormak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlayışa sahip olan bir kişinin “sadece Allah rızasını gözeterek” böyle bir fikri halka yaymaya çalışması mümkün müdür? Bunu yaparken de güya Allah’ın emrini yapıyormuş gibi, alaksız ayetleri delil getirmeye çalışıp halkın kafasını bulandıranlar, Cumartesi günü balık avlayanlardan daha mı iyi bir noktadadırlar? Düşünülmesi gerekiyor. Kötü düzenler ve aldatmacalara sapanların durağı hiç de güzel olmasa gerek. Dünya hayatının refahı için halkın dini inançlarıyla oynayanlar ve buradan da geçimlerini sağlayanlar kimlerin oyuncağı olduğunu iyi belirlemelidirler. Bilmemliler ki bunlar İsrailoğullarının Hîle-i Şerriyyeleridir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8460355569564611114?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8460355569564611114/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8460355569564611114' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8460355569564611114'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8460355569564611114'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/mesha-urayanlar-4-hle-i-erriyye.html' title='Mesha Uğrayanlar-4 Hîle-i Şerriyye'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-263163495516167393</id><published>2007-07-29T12:36:00.000+03:00</published><updated>2007-07-29T12:38:15.958+03:00</updated><title type='text'>Mesha Uğrayanlar – 3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Bu kavmin nasihat verenleri, suçu işleyenlere; “Vallahi sizinle aynı şehirde oturmayız” dediler. Bir duvar ile şehri ikiye böldüler. Emirlere karşı gelen topluluk duvarın bir yanında, onlara nasihat vermeye çalışan topluluk ise duvarın diğer yanında yaşamaya başladılar. Bu sırada Davud (as) onlara lanet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudilerin günahlara devam ve ısrar etmeleri nedeniyle Allah onlara gadaplandı. Bir gece hepsi maymun oluverdiler. Onları günahtan nehyedenler, bir sabah onların kapılarına geldiklerinde, kapılarını kapalı gördüler. Evlerinde bir ses yoktu ve duman yükselmiyordu. İki şehrin arasında bulunan duvara tırmandılar. Gençlerin maymun, yaşlıların ise domuz olduğunu gördüler. Kuyrukları vardı. Kuyruklarını sallayıp, insanlardan olan akrabalarını tanıyıp, yanlarına sokuldular. Ama insanlar maymunlardan olan akrabalarını tanımadılar. Maymunlar gelip, insanlardan olan akrabalarının elbiselerini kokluyor ve ağlıyorlardı. İnsanlar, onlara; “Biz, sizi bundan nehyetmedik mi?” diye soruyorlar, Onlar da; “Evet” manasında başlarını sallıyorlardı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Bu hadise onların maymun olduktan sonra, akıl ve anlayışlarının kaybolmadığına işarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde mesha uğrayan (maymuna ve domuza dönüşen) bu insanlar üç gün yaşadılar ve sonra hepsi öldü. Onlardan kimse türemedi ve nesillerinde bir çoğalma olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu hakkında çıkartılacak çok dersler var ve sorulabilecek çok sorular vardır. Ancak konuyu dil açısından da incelemek gerekir kanaatindeyim. Bu konu da elbette şahsi görüşlerimden ziyade ilim ehlinin görüşlerini nakletmeye çalışcağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette geçen قِِرْدَةً kelimesi قِرْد (Maymun) kelimesinin çoğulu olup “Maymunlar” manasına gelmektedir. كُونُوا ifadesi كَانَ kelimesinin çoğulu olup “Olun” manasına gelir. خَاسِئِينَ kelimesi de خَسَاءَ kelimesinin çoğulu olup “Zelil olarak kovulup uzaklaşmak” anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada önemli bir husus vardır. Bu da خَاسِئِينَ ve قِِرْدَةً kelimelerin كَان kelimesine göre durumlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;قِِرْدَةً kelimesi كَان kelimesinin haberidir. خَاسِئِينَ kelimesi ise onun sıfatıdır. Ancak ikinci bir haber de yapılabilir. O takdirde mana şöyle olur; “Biz de onlara ‘maymunlar ve hakirler olun’ dedik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;قِِرْدَةً kelimesi كَان kelimesinin haberidir. خَاسِئِينَ kelimesini ise كَان zamirinden hal kabul edilebilir. O takdirde mana şöyle olur; “Biz de onlara hor ve hakirler olarak ‘maymun olunuz’ dedik.” (Bu bölümü İmam Kurtubi’den düzenlemeye çalıştım.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir sonraki ayete de bakmamız gerekiyor. Nitekim ayet فَجَعَلْنَاهَا (Biz onu kıldık, yaptık) ifadesi ile başlamaktadır. Burada ki هَا zamiri hakkında Fahrüddin er-Razi şunları şöylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müfessirler bu “o” zamirinin neyi ifade ettiği hususunda birkaç görüş belirterek ihtilaf etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Ferra, bu zamirin "Onların başına gelen meshe (döndürülüşe) râcî olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ahfeş, zamirin merciinin قِِرْدَةً (maymunlar) olduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Bu, "Cumartesi yasağına uymayanların kasabasını ibret verici bir ceza kıldık" manasınadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Böyle yapan milleti, ibret verici bir ceza kıldık, çünkü Hakk Teâlâ'nm: "Cumartesi hususunda hadâi aşanlarınızı andolsun ki bildiniz" (Bakara, 65) âyeti, bir millete, topluluğa ve benzeri bir gruba delâlet eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruya en yakın olan ilk iki görüştür. Çünkü kinayeleri, daha önce geçen bir şeye göndermek mümkün iken, geçmemiş bir şeye göndermenin izahı yoktur. Halbuki önceki âyette sadece Ashab-ı Sebt ve onlara verilen cezadan bahsedilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetten ve benzeri ayetlerden ananlaşılan o dur ki, Cumartesi günü yasağı çiğneyenler maymun olmuşlar ve sonra da yok olmuşlardı. Bu durum, ibret verici bir hadise olarak tarihte yerini almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denirlirse ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar; “Hiç böyle şey olur mu? İnsanlar maymun olur mu? Bu tabiata aykırıdır” demektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bunu söyleyenler ya ayeti tevil eden müslümanlardır, ya da zaten Kur’an’dan nasibini almamış fasıklar ve kafirlerdir. Eğer bunlar zaten inkarcılar ise ya evrim teorisine inanlardır ya da yaratılışa inanalardır ve yahutta hiç bir şeye inanmayan zır cahillerdir. Eğer bunlar evrime inan ahmaklar ise; nasıl oluyor da dönüşümü kabul ettikleri halde, bunu kabul etmiyorlar? Nitekim evrimleşmek müspet ya da menfi olacak diye bir kaideleri yok. Nasıl ki işleyen, çalışan azalar onlara göre değişiyor ve gelişiyorsa, çalışmayanlar da kabiliyetlerini yitirerek değişmesi gerekmiyor mu? O halde değişim ilerleme noktasında olabileceği gibi gerileme noktasında da olabilir. Yani maymundan insan oluyor ise insandan da maymun olması icab etmeli.Biz böyledir demiyoruz. Sadece kendi mantıkları içerisnde tutarsız olduklarını söylüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok eğer yaratılışa inanlardan ise; o halde yoktan var eden yaratıcı, topraktan, sudan insanı yaratan bir yaratıcı, kainatı var eden bir yaratıcıya nasıl olur da insanları maymun yapmak zor gelebilir ki? Bunu mantık kabul eder mi? Ama bunların amacı belli olup, sadece İslam’ın getidiklerini kabul etmemektedir. Nitekim bu kıssalar kitap ehlinin kitaplarında ve belleklerine mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnkarcılara gelince onlara zaten söyleyecek sözümüz yok. Yeryüzünün  en bedbahtları da bunlar olsa gerek. Kendi yaratılmışlığını tesadüf kabul eden nasıl olur da insandan maymun olma tesadüfünü reddeder anlamak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayeti tevil eden müslümanlara gelince, daha öncede belirttiğim gibi bunu yapan Mücahid’dir. Bu konuda er-Razi tefsirinde hem Mücahidin görüşlerini vermiş hem de bunlara makul cevaplar vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların maymun olması yani Mesh meselesi Kur’an da bir kaç yerde geçer. Bunlardan bir tanesinde Mesh kelimesi bizzat geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Eğer dilemiş olsaydık, oldukları yerde (en görkemli çağlarında) onları &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;değişime uğratırdık&lt;/span&gt; (mesh); böylece ne ileri gitmeye, ne geri dönmeye güç yetirebilirlerdi.&lt;/strong&gt;” (Yasin Suresi, 67)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayet haricinde her ne kadar mesh kelimesinin geçtiği bir ayet bulamamış olsam da, içerik olarak mesh  işlevinin olurluğunu ve olmuşluğunu anlatan 3 adet ayet vardır. Bunlardan aynı olayı anlatan iki ayeti 2 gün içinde anlattım. (Bakara 65, Araf 166).Son olarak da hem bir soruya cevap verip hem de ayeti vermiş olalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıssayı anlatırken, gençlerin maymun, yaşlıların domuz olduğuna dair bir ifae kullanmıştım. Ayette olmadığı halde “domuz” ifadesi nereden çıktığına dair Maide Suresi 60. ayeti okuyabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;De ki: Allah Katında, 'kesinleşmiş bir ceza olarak' bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;maymunlar ve domuzlar kıldığı&lt;/span&gt; ile tağuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır.&lt;/strong&gt;"&lt;br /&gt;------------------------------&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Devam Edecek: Hîle-i Şer’iyye - Hîle-i Şerriyye&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-263163495516167393?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/263163495516167393/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=263163495516167393' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/263163495516167393'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/263163495516167393'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/mesha-urayanlar-3.html' title='Mesha Uğrayanlar – 3'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1910701458854569474</id><published>2007-07-28T15:06:00.000+03:00</published><updated>2007-07-28T15:07:05.476+03:00</updated><title type='text'>Mesha Uğrayanlar – 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;İşte bu uyarılardan hiçbir ders almayan ve tarihleri boyunca hainlik yapmayı kendilerine şeref saymış bu kavim, burada da Allah’ın koyduğu yasağı çiğnediler. Bunun üzerinde birkaç satır duralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyen bu kavim ile bugün, Allah’ın koyduğu yasakları çiğneyen kavimlerin tavırları arasında bir fark yoktur. Ancak burada daha tehlikeli olan yasağı çiğnemek değildir. Yasakları çiğnediğiniz zaman, cezası neyse buna razı olursunuz. İnancınızı yine devam ettirdiğiniz sürece sorun yoktur. Sadece bu yasağa biçilen ceza ne ise buna çarptırılırsınız. Şahsi kanaatin odur ki, burada daha büyük bir suç işlenmiş, yani bu kişiler ayette de belirtildiği gibi “Haddi Aşmışlar”dır. Elbette bir yasağı çiğnemek, kendine çizilen sınırı aşmak, haddi aşmak demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatılanlara göre bu kavim, bu suçu işlemekle kalmamış bir de bu suça gereken azabın hemen gelmemesinden dolayı, işledikleri suçu, meşru, mübah saymaya başlamışlardır. Bunun için kendi kafalarından oluşturdukları bazı çirkin sözleri ve tavırları kendilerine çözüm olarak görmüşlerdir. Azap gelmediğine göre bizim yaptığımızda bir sorun yok diye düşünürlerken, Allah o kavme “Aşağılık maymunlar olun” demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün de durum bundan farklı değildir. Allah’ın insanlara haram kıldığı, yasakladığı şeyleri işleyen bir çok kavim, kişi bu yasakları deldiği yetmiyormuş gibi, hem bunları yasak saymıyor hem de hafife alıp, alay ediyor. Çünkü üzerlerine azap gelmiyor, o yüzden düşündüklerinin ve yaptıklarının doğruluğuna başkalarını da inandırmaya çalışıyorlar. Ancak Allah’ın azabı çok çetindir, bunu bilmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kıssa hakkında, bazı sorular gelebilir, devam etmeden önce onlara cevap verelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denilirse ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yukarıda anlatılan kıssa da, o kavmin hepsine değil de bir kısmına ceza verildiğini nereden çıkartıyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Buna şu şekilde cevap verilebilir. Bir topluluk içerinde “Haddi Aşanlar” olduğu gibi haddi aşmayanlarda vardır. Nitekim doğal olan da budur. Ancak bunu daha iyi anlayabilmek için dün vermiş olduğum Araf Suresinin 163-164 ayetlerini tekrar okumak yeterli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Onlardan bir topluluk: ‘Allah'ın kendilerini helak etmek veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler diye’ dediler&lt;/em&gt;” (Araf Suresi, 164)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ayetten anlaşılıyor ki o kavimde herkes bu suçu işlmemiş ve diğerlerini sürekli olarak uyarmıştır. Müfessirlerin çoğunluğu  burada “Onlardan bir topluluk” ifadesinden, suçu işleyenlerin olmadığını ve nasihat verenlerin de olmadığını, bunların dışında kalan üçüncü bir topluluk olduğunu söylemişlerdir. Bunlar hem suçu işlemiyor hem de nasihat vermiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denilirse ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Peki bu hem suçu işlemeyen hem de nasihat vermeyen topluluğa ne oldu? Onlar da maymun mu oldular?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda ayetlerde çok açık bir bilgi yok. Araf Suresi 165. ayetine bakıldığında da yakinen görülecek ki, uyaranlar kurtulmuş ve haddi aşanlar şiddetli bir azaba çarptırılmıştır. Ancak bu üçüncü topluluğun durumundan haber yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde ihtimalli olan 3. topluluğun durumu ve var olup olmadığı hakkındaki bilgiler kesin bilgiye dayanmayacağına göre çok fazla üzerinde durmamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine dikkat edilirse Bakara Suresi 65. ayetin sonu ile Araf Suresi 166. ayetin sonu aynıdır. “Aşağılık maymunlar olun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denilirse ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bugün ile dün arasında ne fark vardır?&lt;br /&gt;O gün Allah’ın emirlerini çiğneyip haddi aşanlar, bir müddet sonra azap gelmeyince yasakları mübah saymış ve zulmetmişlerdir. Bugün de Allah’ın emirlerini hiçe sayıp alay edenler, emirleri uygulayanları ve uyaranları küçümseyerek, alay ediyorlar, isyan ediyorlar ve zulmediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bugün ile o gün arasında suçun işlenişi ve meşru kabul edilişi olarak çok büyük bir fark yoktur. Küfür aynı küfür, fısk aynı fısk, zulüm aynı zulüm. O gün onları uyarıcı bir peygamber vardı. Allah’tan emir alan ve bunu kavimlerine ileten peygamberler o zamanlar vardı. Oysa bugün o tür olağan üstü durumlar yoktur. Allah’tan vahiy alan bir peygamber yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamberler zamanında bu tür olağan üstü olaylar olur, cezalar, karşılıklar bazen hemen bazen bir müddet sonra verilirdi. Buna iman edilmesi de zor değildi. Zaten iman etmeyenler mümin olma dairesinden çıkanlardı. Oysa bugün, herhangi bir peygamber yoktur ve bu tür olağan üstü haller görülmemektedir. Bu da kıyametin çok çetin olacağının ayrı bir işareti olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Devam edecek: Maymun olanlara ne oldu?&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1910701458854569474?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1910701458854569474/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1910701458854569474' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1910701458854569474'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1910701458854569474'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/mesha-urayanlar-2.html' title='Mesha Uğrayanlar – 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-197287971324524637</id><published>2007-07-27T09:14:00.000+03:00</published><updated>2007-07-28T13:59:51.072+03:00</updated><title type='text'>Mesha Uğrayanlar – 1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önceydi. Televizyonda “Maymunlar Cehennemi” adı altında bir sinema filmi oynamıştı. Çok tutulan bu filmin daha sonra devamı da çekildi. Filmin amacı ve mahiyeti üzerinde durmak istemiyorum. Dikkatimi çeken şey, maymunların gelişerek üstün bir ırk oluşturmaları ve insanlara galebe çalmaları idi. Çünkü fizik olarak da insanlardan daha kuvvetli idiler. Sadece merhamet, sevgi ve şefkat duyguları fazlaca gelişmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan yıllar geçti. Bazı çizgi kahramanlar(!), çizgi film ve sonra da sinema filmine dönüştürüldü. Bunlardan ilk zihne gelen, bir örümcek ısırması ile mutasyona uğrayan “Örümcek Adam”dır. Doğaüstü güçlere sahip. Zıplıyor, uçuyor, hissediyor vs. Son zamanlar da yine X-MEN adında bir film sinemadan, dizi filme dönüştü. Burada da mutasyona uğrayan ve doğal güçlerin üzerinde güçlere sahip olan insanlar dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette bunların hepsi hayal. Dünya üzerine şu an böyle yaratıkların olmadığı aşikar. İnsan zihninin derinliklerinde yatan, olmak istedikleri güce ve özelliklere bu bedenle sahip olamayacağını düşünenler, değişimi şart olarak görüyorlar. Neyse biz bu anlayışı şimdilik kendilerine terk edelim. Konumuz olan MESH üzerinde duralım. Bakalım bu kelimenin içinden birkaç gün boyunca nerelere varacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ragıp el-İsfahani,&lt;/strong&gt; Müfredatında “M-S-H” maddesinde şu tarifi yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;مسخ&lt;/span&gt;, &lt;em&gt;şekil ve ahlak bozukluğu ve ikisinin de bir şekilden diğer bir şekle dönüşmesidir. Bazı alimler “mesh iki türlü olabilir” derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi: Özeldir. Arada bir meydana gelir. Bu fiziki yaratılışın değişmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi: Her zaman meydana gelebilen ahlakın değişmesidir. İnsanın bazı hayvanlara ait olan kötü huyları almasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela kişinin şiddetli hırs göstermede köpeğe, aç gözlülükte domuza, taşkınlıkta öküze benzemesi gibi. Buna göre “…&lt;strong&gt;ve onlardan maymunlar ve domuzlar kılmış&lt;/strong&gt;…” (Maide Suresi, 60) ayeti her iki anlamda da yorumlanır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maide Suresinin 60. ayetinde, “Maymunlaşan” ve “Domuzlaşan”lardan bahsedilse de buradaki anlam açısından bu dönüşmenin Ragıp el-İsfahani’nin de dediği gibi hem “&lt;strong&gt;Suret&lt;/strong&gt;” hem de “&lt;strong&gt;Siret&lt;/strong&gt;” bakımından olduğu söylenebilir. Ancak Bakara suresinin 65. ayetinde durum hiç de böyle değildir. Yani, bu ayette insanlar &lt;strong&gt;siret olarak&lt;/strong&gt; (&lt;em&gt;ahlaken, iç dünya, kişilik&lt;/em&gt;) değil, bizzat &lt;strong&gt;suret olarak&lt;/strong&gt; (&lt;em&gt;dış görünüş, fiziki durum&lt;/em&gt;) maymunlaşmışlardır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: ‘&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Aşağılık maymunlar olun&lt;/span&gt;’ dedik.”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayet hakkında bir çok tefsir okudum. Tek bir görüş haricinde, hemen hemen bütün müfessirler ittifak halindedirler. Sadece Mucahid’den gelen bir görüş buradaki dönüşmenin “siret” olarak olduğunu söylemiştir. Bunun haricinde gelen rivayetler ve açıklamalar ise dönüşmenin suret şeklinde olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında detaylı açıklama ve yorumlar birkaç gün devam edebilir. Ancak yine de konun sonunda çok farklı yerlere geleceğimizi şimdiden söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Nedir bu Maymunlaşma olayı&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında kısaca bilgi vereceğim. Zaten hemen hemen bütün tefsir kitaplarında ve kaynaklarda konu anlatılmaktadır. Meselenin daha iyi kavranabilmesi için Araf surasi 163-164. ayetleri okumamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında', balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlardan bir topluluk: ‘Allah'ın kendilerini helak etmek veya şiddetli bir azaba uğratmak istediği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?’ dediğinde ‘Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler diye’ dediler.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her melanetin başı olan İsrailoğulları burada da Allah’ın emirlerini çiğnemişler ve kendilerine yasak kılınanları uygulamışlardır. Allah onları kahretsin ne kadar fesat bir toplum. Tarihleri boyunca Allah kendilerine Peygamberler gönderdi. Onlar da bütün bu peygamberlerini yalanladılar, eziyet ettiler, zora soktular ve öldürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayete göre bu kavim, Davud (as) zamanında, Medine ile Şam arasında, Kızıldeniz’in sahillerinden “Eyle” (“Îyle” ve “Île” diye de telaffuz edilir) adında bir şehirde yaşıyordu. Allah onlara Cumartesi günü balık avlamayı yasak etti. Cumartesi günü olduğunda, denizde balık kalmaz, hepsi sahile gelirdi. Bu durum ya bu kavmi böylece imtihan içindi, ya da denizde çok balık ve Yunus balığının olmasındandı. O kadar çok olurdu ki balıklar neredeyse suyun görünmesi bile mümkün olmazdı. Cumartesi günü geçtiğinde balıklar ayrılırdı. Her biri deniz bir tarafına dağılır, diğer zamanlarda olduğu gibi çok az balık bulunurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra şeytan bu kavme vesvese verdi. “Siz sadece cumartesi günü balık tutmaktan nehy olundunuz, halbuki o gün balık daha çok oluyor, siz esas o gün tutun” dedi. Bu şehirlerden bazı kişiler, balık tutmak niyetiyle denizin kenarında bazı havuzlar kazdılar. Oradan da suyu nehre döktüler. Cuma gecesi olduğunda, bu havuzun başına giderlerdi. Dalgalar balıkları bu havuzlara atıyordu. Bu havuzlar çok derin olduğu ve içinde çok az su bulunduğundan, o havuzların içine düşen balıklar çıkamıyorlardı. Böylece havuz balıklar ile doluyordu. Pazar günü olduğundan da Yahudiler, gelir o balıkları avlarlardı. O balıkları tutarlar, yerler, tuzlarlar ve satarlardı. Bu şekilde malları çoğaldı. Zengin oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu kırk sene veya yetmiş sene kadar yaptılar. Üzerlerine bir ceza inmedi. Ama onlar üzerlerine ilahi bir azabın inmesinden de korkuyorlardı. Üzerlerine bir azap gelmeyince, birbirlerini müjdelediler ve günahlara karşı daha da cesur oldular. Onlar: “Biz bu işi yıllardır yapıyoruz, üzerimize bir bela ve azap inmediğine göre, cumartesi günü balık avlamak muhakkak ki bize helaldir. Yoksa şimdiye kadar üzerimize azap inerdi” dediler. Yetişen yeni kuşak da babalarının yolundan gitti. Bir iki kere yapmakla zarar gelmedi. Bunu bütün şehir ehli yapmaya başladı. Şehrin nüfusu yetmiş bin kadardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü balık avlama konusunda şehir üçe bölündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Bölüm: Kendileri balık tutmadıkları gibi halkı da bu kötü hareketlerden vaaz ve nasihatlerle alıkoymaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Bölüm: Kendileri balık tutmuyordu ama, halkada ses çıkartmıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü Bölüm: Cumartesi günü çalışma emrini çiğnemişlerdi. Hiç korkusuz ve vicdanları titremeden balık avlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci bölümü oluşturanlar rivayete göre on iki bin kadardılar.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;----------------------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Devam edecek&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-197287971324524637?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/197287971324524637/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=197287971324524637' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/197287971324524637'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/197287971324524637'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/mesha-urayanlar-1.html' title='Mesha Uğrayanlar – 1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7660956876551850821</id><published>2007-07-26T10:44:00.001+03:00</published><updated>2007-07-26T10:46:26.735+03:00</updated><title type='text'>Fazla Düşünme Kafayı Yersin (!)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Üniversite yıllarımda sürekli okuyordum. Bundan daha önce bahsetmiştim. Rahmetli annemin bir akrabası vardı “Nesime Hala” derdiler kendisine, bir gün köyden bize gelmiş. Anneme beni sormuş, Rahmetli de; “odasındadır” diyerek benim yanıma getirmiş. Kapıyı açtılar. Ben masada kitap okuyorum, çalışıyorum. Hala, kapıdan muzip bir eda ile; “Uyyy Temelum ne kapanmişsin odalara. Biraz çık dışarılara, yoksa evde kalacasun.” Bu sözleri annem sürekli anlatır, gülerdi. Hey gidi heyy. Nesime Hala nereden bilsin bir gün bu sözlerinin benim yazılarıma konu olacağını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahil toplumun özelliklerinden birisi de düşünmemek ve düşünmeyi engellemektir. Görüldüğü gibi bunun da iki adımı vardır. Birinci adım “düşünmeyen veya düşünmek istemeyen”, ikinci adım ise “düşünmeyi engelleyen”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci adım cahillik, hatta kara cahillik dediğimiz insan tipini ortaya çıkarırken, ikinci adım sinsi tuzaklar kurak ve toplumu içten kemirip, hükümranlığını sürdürmeye çalışan anlayışı ortaya koyar. Her ikisi de İslam Dini’nin dışında olandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum içerisinde biraz okuyan, araştıran, yeni veya eski fikirleri ortaya koyan birisi eğer küçük bir bölgede ya da dar bir çevrede yaşıyorsa, işi çok zordur. Çünkü küçük bölgeler ekseriyetle birbirlerini tanıyan insanlardan oluşur. Bu bir avantaj (*) iken, maalesef cahil toplumlarda durum tersine dönmüştür. Hemen çevresinden yakın tanıdıkları ve kendisine nazı geçenler şaka yollu takılırlar; “Yahu fazla düşünme kafayı yersin bak, karışmam sonra.” Bu belki masumane bir yaklaşımdır. Ancak içerisinde korkunç bir hezeyanı barındırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz bize öğüt olalım, düşünelim diye bir çok ayet indirmiştir. Kur’an’da onlarca ayet düşünmeyenleri kınamakta ve onları korkunç bir azabın beklediğini haber vermektedir. Hal böyle iken bir Müslüman’ın çalakalem konuşması asla doğru olamaz. Söylediği sözün nereye gittiğini bilmesi gerekiyor. Rabbimiz bize düşünmeyi öğütlerken, çevremiz ise düşünmemeyi tavsiye etmektedir. Bu noktada görev yine bize düşüyor. Eğer çevremizdeki cahil insanlar bu söyledikleri sözün ne manaya geldiğini bilmiyorlarsa, onlara uygun bir lisanla anlatmak şarttır. Çünkü o an size bize muhataptırlar. Cahildirler ve öğrenmeleri gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat işin asıl önemli olan kısmı ise bunlar değildir. Toplumun düşünmesini engellemek için ellerinden gelen çabayı sarf eden azınlık bir grup vardır. Bu her toplumda vardır. Resulü Ekrem (sav) zamanında da bir grup Mekke Müşriki hakimiyeti ellerinde tutabilmek için toplumu oyalıyor, düşünenleri kırbaçlıyor, fikir öne sürenleri kınıyor, alay ediyor ve eğer güçsüzse ya o toplumdan sürüyor ya da işkence ederek engellemeye çalışıyorlardı. Bunlar sadece Mekke döneminde değildi ki, Nuh (as) zamanında da vardı. Daha sonraki Nebi ve Resuller zamanında da oldu. Hep toplumu sömürmeye çalışan azınlık bir grup, cahil kesimi kullanarak, düşünce sahiplerini ezmeye çalışmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, o günlerden farklımıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün de düşünenlerin aynı sorunları yaşadığını görmekteyiz. Daha çok yakın bir zaman öncesinde “düşünce suçu” taptaze gündemdeydi. Kitaplar yasaklanıyor, konuşmalar makaslanıyordu. Bunu hangi güç ne adına yapıyordu veya yapıyor? Kimden, kim korunuyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir azınlığın mutluluğu için, büyük bir toplum cahilleştirilmeye çalışılıyor. Fikir beyan edenler susturulunca, eldeki hazır fikir bir şekilde sesli, yazılı, görüntülü ya da bizzat uygulamalı olarak zihinlere zerk ediliyor. Bu hangi güçtür? Bu azınlık hangi azınlıktır? Hiçbir şey sorgulanmıyorsa, en azından bunun düşünülmesi gerekir. Çünkü bu hem bizi onların çağdaş kölesi durumunu sürüklüyor hem de çocuklarımızın ve gelecek nesillerimizin hayatları ipotek altına alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek istediğimi çok farklı bir yönden bile anlatabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda son zamanlarda bir reklam var. Bulaşık yıkayan bir anne, dişlerini fırçalayan bir çocuk ve sakal tıraşı olan bir baba. Bunların tonlarca su harcadığından bahsediliyor. Yani gelecekteki su sorunun failleri belli. Sesli ve görsel olarak bizlerin suçlu olduğu aşikar vurgulanıyor. Şimdi de şu aşağıdaki görüntüye bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5091408553607845602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_8XShr5euN-8/RqhRGqQuVuI/AAAAAAAAAB0/n4F050hQZyg/s400/havuzlar.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’den bir manzara. Ben sadece küçük bir kesitini verdim. Her eve bir havuz. Siz söyleyin o zaman bu havuzların suyu kaç günde bir değiştiriliyor. Yapılan duyurularda halı yıkamayı yasaklayan (yasaklatan) zihniyet havuz doldurma konusunda neden tek kelime etmiyor. Yoksa zaten o görüntüleri yayınlayanlar, önce bu havuzlarda günlerini geçirip, akşamları da, bu havuzları kadar olmasa da hatırı sayılır maliyetle yaptırılan jakuzilerde serinledikleri için mi bu konuda ses çıkartmıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize düşünmemiz emredilirken, bizi düşünmekten alıkoyan hiçbir zihniyet, bizim iyiliğimizi isteyen ve bizden olan değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------------------------&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(*) Avantaj: Fransızca bir kelime. Bir özel konum veya durumun, taraflardan birine sağladığı yarar, kolaylık ya da üstünlük, üstünlük sağlayan şey.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7660956876551850821?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7660956876551850821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7660956876551850821' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7660956876551850821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7660956876551850821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/fazla-dnme-kafay-yersin.html' title='Fazla Düşünme Kafayı Yersin (!)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_8XShr5euN-8/RqhRGqQuVuI/AAAAAAAAAB0/n4F050hQZyg/s72-c/havuzlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7670980050994032245</id><published>2007-07-25T13:13:00.000+03:00</published><updated>2007-07-25T18:32:17.504+03:00</updated><title type='text'>Her Haberi Kabul Etmeyin -3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın…&lt;/strong&gt;” (Hucurat Suresi, 6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün son bilgilerini vermek istediğim Hucurat Suresi 6. ayetinin farklı bir yönüne bakmak istiyorum. Bu ayet ilk bakışta ve ilk anlamda bir olay üzerine indi. Bunu anlattık. Bu inişindeki amaç ise bizleri uyarmak. Bunu da anlattık. Şimdi ise usul yönünden bir bakış atalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani hatırlarsanız daha önce bazı yazarlardan alıntı yaparak, onların sünnete ve hadise bakış açısından bahsetmiş ve bazı deliller getirmiştik. Bu ayet ise bu tiplere tam cevap niteliğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse, fasıktan gelen haberi direk olarak inkar edin denilmiyor. Eğer bir fasığın haberi söz konusu ise onu araştırın. Peki eğer kişi fasık değil ise o zaman ne olacak? Fasık olmayan kişi, yalan konuşmayan, büyük günah işlemeyen, küçük günahları işlemeyen ve asla devam ettirmeyen, hatasında ısrarcı olmayan ve hatasından dolayı pişmanlık duyan, adil olmak için çaba sarf eden kişidir. O halde bu kişiden gelen haber ise kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer fasık olmayan ve adil olmaya çalışan bir müminin haberi de araştırmaya tabi tutulursa bu durum büyük infiallere yol açar, toplum içerisinde huzursuzluk olur ve güven ortamı kalmaz. Fasık ile adil arasında bir mesafe kalmaz. Bu kötü bir durumdur ve çok tehlikelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, fasık olmayanın haberini alır ve kabul ederiz. Fasık olanı ise araştırıp ona göre amel ederiz. İşte kural ve yöntem budur. Bu Allah’ın emridir. Hiç kimse diyemez ki, “Allah fasığın haberini araştırın demiş ama, fasık olmayanı araştırmayın dememiş” derse bunu o kişinin cehaletine ve art niyetine sayarız. Bu kişiyi, ilimden nasibini almamış ve usul, erkan bilmeyen bir kişi olarak değerlendiririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetten delil olarak alimlerimiz şunu çıkartmışlardır. &lt;strong&gt;Nesefi&lt;/strong&gt; der ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ayet’i Kerime’de, adil olan bir kimsenin haberinin (Haber-i Vahid, Haber-i Ehad) kabul edilmesine delil vardır. Çünkü bizler o kimsenin getirdiği haberi kabul etmede tereddüt edecek olursak, o kimseyi ve fasığı birbirine eşit tutmuş oluruz.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilirse Nesefi burada fasık olan bir kişinin zıddı olarak adil kimseden bahsetmektedir. İşte bu konuda açıklamayı da &lt;strong&gt;Alusi&lt;/strong&gt;’den okuyabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şeriatın bazı hükümlerini ihlal eden veya mürüvvete aykırı davranışları ihlal eden kişidir. Çünkü burada fasık, adil olan kişinin zıddı olarak söz konusu edilmektedir.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;O halde kısaca şu yorumu yapmak mümkündür. Eğer fasık olmayan bir inan kişi bize haber getirdiğinde bunu kabul edebiliriz. Nitekim bir çok sahih haberin bize nakledilişi de bu şekilde olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sahabeden fazlaca hadis rivayet edenleri töhmet altında bırakıp, neredeyse onlara yalancı, iftiracı gözü ile bakan hastalıklı fikirlere sahip günümüz modernistleri, o sahabeler hakkında gördükleri fasıklık alametlerini bildirmek zorundadırlar. En fazla hadis rivayet eden Abdullah bin Ömer, Enes bin Malik ve Ebu Hureyre (r.anhüm) gibi güzide şahsiyetleri, bilhassa Ebu Hureyre (ra)’yi neredeyse dinin dışına çıkaran bir zihniyetin nereye tutunduklarını bilmek lazım. Bunlar, elinde hiçbir hüccet olmadan, hesap bilmeyen kafalarla sadece temiz dimağlara pislik atmaya çalışan nankör insanlardır. “Hesap Bilmeyen Alimler” konusunda yazdıklarım gözden geçirilir ise ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece “çok hadis rivayet etti” diye bir sahabeyi yalancılıkla itham eden bu kafaların tutundukları tek delil “çok hadis rivayet etmesi”dir. Allah akıl fikir versin, izan ve istikamet nasip etsin, bu nasıl bir bağnazlıktır. Sormak gerekir bu anlayışsızlara ki; Resulü Ekrem (sav) yalan haber taşıyan bu insanları yanında nasıl tutmuştur? Fasığın haberi hakkında gelen bu ayet Allah Resulüne gelmedi mi (haşa)?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu sahabelerin bir fıskını ortaya koyamıyorlar ise 2. kuşağa kadar haber sağlam ve sıhhatlidir. Yani Tabiun zamanına gelen haberde sorun yoktur. O halde tabiun (sahebeye tabi olan, sahabeden sonra gelen) da bu haberi alıp kendinden sonrakilere nakletmiştir Tabiun hakkında fasıklık var mı, yok mu haber araştırılmalı. Peki söylesinler bakalım bu çok bilmiş hadis tetkikçileri (!), hangi tabiun fasıkmış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiyorum ki, bütün insanlar o zaman sorunsuzdu. Elbette sorunlu, sıkıntılı olanlar ve fısk işleyenler vardı. Ama bunları biz biliriz ancak. Bu hadis inkarcıları bilemezler. Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü biz gelen haberleri alıyoruz. Muhaddisler (hadisçiler) rivayetler yazılana kadar geçen ravileri incelemişler ve onlar hakkında gelen haberleri değerlendirmişlerdir. Bu her dönemde yapılmıştır. Dolayısı ile fıskı görülen bir ravinin hadisi sahih kabul edilmemiştir. Hatta çok daha ince tetkikler yapılmıştır raviler hakkında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak dediğim gibi bu hesap bilmeyen alimler (!) sahih rivayetleri de kabul etmiyorlar ki, o ravi hakkında gelen haberleri nasıl kabul ederler. Gelen hadis rivayetini kabul etmeyen adamın, rivayeti yapan hakkında gelen haberleri kabul etmesi nasıl mümkün olur? Bunu ancak ahmaklar kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hucurat Suresi 6. ayeti kerime haberi ahad (sahih olan) rivayetlerin bir nevi delili sayılmaktadır. Bu önemli hususu ilgili okuyucularım lütfen kaydetsinler ve araştırsınlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7670980050994032245?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7670980050994032245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7670980050994032245' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7670980050994032245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7670980050994032245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/her-haberi-kabul-etmeyin-3.html' title='Her Haberi Kabul Etmeyin -3'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4627777919978356737</id><published>2007-07-24T22:24:00.000+03:00</published><updated>2007-07-24T22:27:46.516+03:00</updated><title type='text'>Her Haberi Kabul Etmeyin -2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“&lt;strong&gt;Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın…”&lt;/strong&gt; (Hucurat Suresi, 6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi yaratan ve her anımızı her anlayışımızı bilen Rabbimiz olan Allah Teala’nın emridir bu. Eğer fasıktan bir haber geliyorsa onu mutlaka araştıracağız. Doğru olup olmadığını kontrol edeceğiz ve buna göre hareket edeceğiz. Bir Müslüman uyanık olmalıdır, güvenilmez kişilerden gelen haberleri herkes kabul ediyor diye o da hemen kabul etmemelidir. Çünkü Allah’ın emri ortada. Gelen haber mutlaka tahkik edilecek. Bunda muhayyerlik yok. Seçme hakkımız yok. Emir gereği fasıktan gelen haber tahkik edilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah’ın emri böyle iken, kendisine Müslümanım diyen milyonlarca insan fasıkların haberlerini televizyon kanallarından, gazete haberlerinden okuyor ve bir de bunun tartışmasını yapıyor. Bunu yapanların bizim gibi halktan olması bir yana, bir de aynı televizyonlarda kendilerine “İslamcı Aydın (!!!)” sıfatını, ismini yakıştıranlar aynı haberlerden “beylik yorumlar” çıkartmakta çok da mahirler. Her kesimin bir  yorumcusu var. Çok enteresan, haber kimden, yorum kimden, kandırılmak istenen kimler. Aslında başka kimlerin kandırıldığı önemli değil, ama Müslümanlar yıllarca aynı delikten akreplere, yılanlara, fasıklara, kafirlere, münafıklara yıllarca ısırılmanın hesabını vermeyecekler mi? Allah’ın emrini görmezlikten gelip, her habere balıklama dalan Müslümanlar, o haberi getirenler kadar sorumlu değiller mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada belki “Fasık” kelimesi ile tam olarak ne anlatılmak istendiği anlaşılmamış olabilir. Bunun üzerinde kısaca duralım. Kur’an’da fasık kelimesi birkaç anlamda kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mukatil bin Süleyman&lt;/strong&gt;, “el-Eşbab ve’n-Nazir fi’l-Kur’ani’l-Kerim” adlı eserinin son maddesi olan “Fısk” kavramında ana başlıklar halinde şunları söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fısk altı şekilde tefsir edilir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.&lt;/strong&gt; Nebi (as)’ye ve onun getirdiklerine &lt;strong&gt;küfür&lt;/strong&gt; etmek anlamıyla itaatsizlik manasında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevbe Suresi, 24, 67, 80 &lt;br /&gt;Bakara Suresi, 99&lt;br /&gt;Maide Suresi, 59&lt;br /&gt;Münafikun Suresi, 6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Şirk&lt;/strong&gt; demek olan tevhidi terk hususunda Allah’a isyan manasında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Secde Suresi, 18, 20&lt;br /&gt;Yunus Suresi, 33&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.&lt;/strong&gt; Şirk ve küfür olmaksızın dinde &lt;strong&gt;masiyet&lt;/strong&gt; manasına kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maide Suresi, 25, 26&lt;br /&gt;Bakara Suresi, 249&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4.&lt;/strong&gt; Küfür Söz konusu olmaksızın &lt;strong&gt;yalan&lt;/strong&gt; manasında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nur Suresi, 4&lt;br /&gt;Hucurat Suresi, 6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5.&lt;/strong&gt; Küfür olmaksızın &lt;strong&gt;günah&lt;/strong&gt; işlemek kastedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakara Suresi, 282&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6.&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Kötülükler &lt;/strong&gt;(seyyi’at) manasında kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakara Suresi, 197 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ragıp el-İsfahani&lt;/strong&gt;, Müfredat adlı eserinin “F-S-K” maddesinde fısk hakkında şunları söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Fısk” kelimesi, “Küfr” kelimesinden daha geniş anlamlıdır. Az olsun çok olsun her günahla fısk meydana gelir, fakat fıskın çok günahla meydana geldiği meşhurdur. Fasık, daha çok, dini hükümlere bağlanıp onları ikrar ettikten sonra, onların tümünü veya bir kısmını ihlal eden kişi için kullanılır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu ayetin iniş sebebini öğrenecek olursak mesele daha net olarak anlaşılacaktır. &lt;strong&gt;Hafız İbni Kesir&lt;/strong&gt; Tefsirinde bu konu hakkında şunları söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfessirlerden birçoğu bu âyet-i kerîme'nin Velîd İbn Ukbe İbn Ebu Muayt hakkında nazil olduğunu zikrederler. Allah Rasûlü (s.a.) onu, Mustalik oğullarının zekâtlarını getirmek üzere göndermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haber birçok kanallardan rivayet edilmiş olmakla birlikte bu kanalların en güzeli İmâm Ahmed'in Müsned'inde Mustalik oğullan reîsi Haris îbn Dırâr kanalıyla rivayet olunanıdır. Haris İbn Dırâr, mü'minlerin annesi Cüveyriyye Bint Hâris'in babasıdır. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed îbn Sâbık'm... Haris îbn Dırâr el-Huzâî'den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü (s.a.)ne geldim, beni İslâm'a davet etti. İslâm'a girip ikrar eyledim. Beni zekât vermeye davet etti, kabul ettim ve: Ey Allah'ın elçisi, kavmime döneyim, onları İslâm'a ve zekât vermeye davet edeyim. Onlardan her kim benim davetime icabet ederse zekâtını toplayayım, dedim. Allah'ın Rasûlü bana falan zamanda bir elçi göndersin de toplamış olduğum zekâtı getirsin, dedim. Haris davetine icabet edenlerden zekâtı toplayıp da Allah Rasûlü (s.a.)nün kendisine zekâtı götürecek birini göndermek istediği zaman gelince Hâris'e elçi gelmedi. Haris zannetti ki kendi hakkında Allah'tan ve Rasûlünden bir öfke hâsıl olmuştur. Kavminin eşrafını davet edip onlara: Şüphesiz Allah'ın elçisi (s.a.) bana bir vakit ta'yîn etmişti. O vakitte yanımdaki zekâtı almak üzere bir elçi gönderecekti. Allah Rasûlü (s.a.) sözünden dönmez. Onun elçisinin gelmemesinin biricik sebebi Allah Rasûlünün öfkelenmesidir. Gidelim, Allah Rasûlü (s.a.)ne varalım, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü (s.a.) yanında toplamış olduğu zekâtı almak üzere Hâris'e Velîd İbn Ukbe'yi göndermişti. Velîd yola çıkıp yolun bir kısmında iken korktu, döndü ve Allah Rasûlü (s.a.)ne gelip: Ey Allah'ın elçisi Haris zekâtı bana vermedi, beni öldürmek istedi, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) Hâris'e bir hey'et gönderdi. Bu arada Haris de ashabı ile gelmekteydi. Allah Rasûlünün göndermekte olduğu hey'et yola çıkıp Medine'den ayrılınca Haris onlarla karşılaştı. Hey'ettekiler: İşte şu Hâris'tir, dediler. Karşı karşıya geldiklerinde Haris onlara: Kime gönderildiniz? diye sordu, Hey'ettekiler: Sana gönderildik, diye cevapladılar. Haris: Niçin? diye sordu, onlar: Allah Rasûlü (s.a.) sana Velîd İbn Ukbe'yi göndermişti. O, senin kendisine zekât vermediğini ve onu öldürmek istediğini sanıyor, dediler. Haris: Hayır, Muhammed'i hak ile gönderen Allah'a yemîn ederim ki kesinlikle onu. görmedim, bana gelmedi, dedi. Haris, Allah Rasûlü (s.a.)’nün yanına geldiğinde Rasûlullah: Zekâtı vermedin ve elçimi öldürmek istedin öyle mi? diye sordu. Haris: Hayır, seni hak ile gönderene yemîn ederim ki onu görmedim, bana gelmedi. Allah Rasûlü (s.a.)’nün elçisinin bana gelmemesi durumu karşısında O'na yönelip gelmemin bir tek sebebi vardır ki, o da Allah'tan ve Rasûlünden bir öfkenin sâdır olmasından korkmuş olmamdır, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ravî der ki: Bunun üzerine «Ve Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.» kısmına gelinceye kadar «Ey îmân edenler, eğer bir fâsık size bir haberle gelirse onu iyice araştırın...» âyetleri nazil oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadîsi İbn Ebu Hatim de Münzir İbn Şâzân'dan, o ise Muhammed İbn Sâbık'dan rivayet etmiştir. Taberânî de hadîsi Mu-hammed îbn Sabık kanalıyla rivayet eder. Ancak o, Hâris'in adını Haris İbn Sirâr olarak vermektedir. Doğrusu ise biraz önce geçtiği üzere Haris  İbn Dırâr'dır.&lt;br /&gt;-------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;İşte olay ne kadar da net. Bir Müslüman yalan konuştuğu zaman neler oluyor. Bu durum karşında Allah, peygamberine ayet indiriyor. Peki biz ne yapıyoruz? Bırakın Müslümanı, fasığı. Kafirlerin getirdiği haberleri hemen kabul ediyoruz. Bizi uyarana da alaycı tavırlarla yaklaşıyoruz. Unutmayalım ki Hucurat Suresi’nin 6. ayetine her an ve her ortamda muhatabız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4627777919978356737?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4627777919978356737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4627777919978356737' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4627777919978356737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4627777919978356737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/her-haberi-kabul-etmeyin-2.html' title='Her Haberi Kabul Etmeyin -2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8368194345859801512</id><published>2007-07-23T12:06:00.000+03:00</published><updated>2007-07-23T12:07:20.559+03:00</updated><title type='text'>Sen Kimsin Bre Ahmak?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Dün seçimler oldu. Belki beklenen, belki de beklenmeyen bir sonuç çıktı meydana. Elbette birileri bunu beklerken diğerleri hezimete uğramanın acziyeti içerisinde haykırışlarını mırıldanmalara dönüştürdü.  Tandoğanlar, Çağlayanlar sonuç verdi. Ama istenilen istikamette değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette seçim sonuçlarını konuşacak değilim. Bu bana düşmez de zaten. Çünkü televizyonlarda ve gazetelerde hem dün gece hem bugün hem de önümüzdeki süreç boyunca zaten bir sürü yorumlar yapılıyor ve yapılacaktır. Benim için bu yorumların hiç birisinin önemi yok, olmadı ve olmayacaktır da. Çünkü “iş” ortada, lafa ne hacet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben belki bir çok insanın yapmadığını yaptım dün gece ve KanalTürk namındaki televizyonda “Halk Düşmanı” olduğunu düşündüğüm bir programı seyrettim. Gece saat 01:00 sularıydı. Malum program yöneticisi o alaycı tavrını içine gömmüş yine o tavrın kırıntılarını kullanmaya çalışarak yüzüne mimik veriyor ve bazı mırıldanmalarda bulunuyordu. Oysa meydanlarda haykırıyor, kükrüyor ve “Lailaheillallah” diyordu yalan yere. Hesapları tutmamış olacak ki artık “Tek İlah”a inanmıyor galiba. Neyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malum programda bir Profesör (sanırım Anayasa Hukukçusu) bir şeyler söyledi. Elbette yine mangalda kül bırakmıyordu ama baktım ki küller yerinde duruyor. Yine neyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şahsın hemen ardından yorgun sunucu adını bilmediğim bir bayana konuşma hakkı verdi. Bir müddet dinledim. Konuşmasının bir yerinde bütün inançlarını ortaya döken şu cümleyi kullanmıştı;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Halk sandığımız kadar aptal değilmiş”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an durakladım. Hani kadın gerçek yüzünü ortaya dökmenin vereceği endişeyi yaşıyor mu diye dikkat ettim. Ancak ara gazı almış gibi konuşmasına duraksamadan devam ediyor ve o ortamda konuşmacı olarak bulunan diğer 3 kişi ve malum sunucu hiçbir müdahalede bulunmuyor. Sükut ikrardandır. Onlarda bu sözü benimsemişler ve öyle bir kabullenmişler ki, bana çok ağır gelen bu sözü hiç yadırgamamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde ben buradan o “Ahmak Kadına” soruyorum. “Sen Kimsin Bre AHMAK Kadın?” Halk kim sen kimsin? Kendini ne sanıyorsun aşağılık yaratık. Bu sözlerim, o kadının sesini kesmeyen ve özür dilemeyen, orada oturarak ona müdahale etmeyen herkesedir. Hepsi bu sözlerime muhataptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar kendilerini halktan ayrı tutan, bu memleketin insanlarını piyon yerine koyan ve televizyon kanalları sayesinde bizlerle dalga geçen, yönlendirmeye çalışan aşağılık yaratıklardan başkası olmasa gerek. Ya bunlar yaratıktır ya da bu ülkeye düşman ülkelerin casuslarıdır ya da Halka rağmen bu ülkenin kaymağını yiyen haşarattır.Çünkü bu ahmaklar kendilerini bu ülkenin halkı olarak görmemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşağılık mahluklar, Halkı aptal yerine koymuşlar ezelden beri, burada sorun yok. Ama halkın ne kadar aptal olduğunu tespit edememişler. Sonuç olarak, sandıkları kadar aptal olmadığını anlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu hakkında yazılacak çok şey var. Ama ben fazla uzun tutmayarak bu yazıyı okuyan herkesi, KanalTürk televizyonunda Tuncay Özkan denen şahsın programında beyan edilen bu  sözden dolayı kınamaya davet ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Halk Aptalsa, siz de şerefsiz oğlu şerefsizsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Halk sandığınız kadar aptal değilse, siz de sandığım kadar şerefsiz değilmişsiniz.&lt;br /&gt; Seçimin farklı bir anını yansıttığım için bütün okuyucularımdan özür diliyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8368194345859801512?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8368194345859801512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8368194345859801512' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8368194345859801512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8368194345859801512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/sen-kimsin-bre-ahmak.html' title='Sen Kimsin Bre Ahmak?'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-2090244871875916266</id><published>2007-07-22T10:58:00.000+03:00</published><updated>2007-07-22T10:59:26.017+03:00</updated><title type='text'>Her Haberi Kabul Etmeyin -1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Kendimize yazık ediyoruz. Kendimizi, kendi isteğimizle sıkıntıya sokuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün televizyondan haberleri dinleyen, gazetelerden haberleri okuyanların, bu haberler doğrultusunda fikir beyan ettiklerine, geleceklerine dair planlar yaptıklarına gün içerisinde şahit oluyoruz. Ne kadar garip, ne kadar ürkütücü bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şahsım olarak televizyondan dinlediğim hiçbir habere itibar etmiyorum. Gazetelerden ve dergilerden okuduğum haberlere de güvenmiyorum. Çünkü verilen bu haberlerin doğru olduğuna inanmıyorum. Elbette; “bir araba kazası” haberinden ya da “cinnet geçiren bir adamın durumunu” veren haberlerden bahsetmiyorum. Çünkü bunların bir haber olsa da toplumun çoğunluğu için ehemmiyetsizdir. Bahsettiğim haberler ise toplumu ilgilendiren, ülkeyi, milleti ilgilendiren haberlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç unutmuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD denen mahalle eşkıyası kılıklı ülke 90’lı yılların başında bugünkü gibi bahane üreterek ve herkesi de bu bahaneye ikna etmeye çalışarak Irak’a girdi. Irak ise bizim yanı başımızda bir ülke. Hem millet, hem toprak, hem tarih olarak bizi çok yakından ilgilendiren bir ülke. Tabiri caizse kardeşlerimizin yaşadığı bir ülke. Ama bir adam kalkıyor dünyanın bir ucundan geliyor, yanı başımızdaki, kardeşlerimizin yaşadığı ve tarihimizin buram buram koktuğu bu ülkeye giriyor, halkını tehdit ediyor, öldürüyor ve bu yaptıklarına da kılıf arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl olur da ben ve benim gibi bu ülkede yaşayan halk, Iraklı kardeşlerimizin aleyhine düşünüp ABD tarafını tutabiliriz? Elbette ben ve benim gibi ya da buna yakın düşünenler bu cehaleti göstermediler. Ama her şeye rağmen sustuk. Sadece kendi aramızda yorumlar yaptık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o zamanlar neler oldu hatırlıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ilginç bazı başlıkları söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim ülkemizde yayın yapan Türkçe kanallı televizyonlarda (adlarını hepiniz biliyorsunuz) petrole bulanmış kuşların görüntülerini gördük. Her reklam arasında ve her haber fragmanında. ABD ve Irak savaşında Türkiye televizyonları her nedense bu görüntüleri zihnimizin ta derinliklerine kadar yerleştirdiler. Şunu dikte ettirmeye çalışıyorlardı. Saddam zalimi o kadar zalim ki, bütün petrolü denize dökerek, kuşları da mahvediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceksiniz ki bu eski bir olay. Doğru. Ama eskiliğinin ve yeniliğin önemi yok, önemli olan şimdi veya geçmişte yaşadığımız bu olayların sonucunda nasıl düşündüğümüz ve nasıl davrandığımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan öğrenildi ki, petrole bulanmış bu kuşlar zaten bu bölgede yaşamayan ve soğuk iklime ait olan kuşlardır. Bu görüntüler de, Kanada’daki (batan) bir petrol tankerinden denize yayılan petrole bulanmış ve Kanada civarında yaşayan kuşlara aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki nasıl oldu da birkaç televizyon bu görüntüleri ABD-Irak savaşının görüntülerinin bir sonucu olarak ve sanki Iraklıların bir zulmü olarak gösterdiler? Bunu yapan zihniyet hangi zihniyet olabilir? Bu taktik hangi taktik olabilir? Sanırım bu soruların cevabında zorlanacak bir nokta yok. ABD’nin yanında yer alan zihniyetin bir çalışmasıdır bu. Hem haber yalan, hem de içerisindeki anlam hainlikten başka bir şey değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğeri de yine aynı savaşta olan başka bir yalandı. &lt;strong&gt;Petriot Füzeleri&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne oldu? O gün çok gündemde olan bu füzelerden daha iyisi mi üretildi? Bunun haberleri verildi durdu. Muhteşemdiler. Ama ne oldu? %20 bile başarı gösterememiş füzeler bize de satıldı. %95 başarı göstermiş gibi lanse edildi. Yalan. Başarı gösteren ve hasbel kader hedefini yakalayan füze ne yaptı? Ne olacak daha büyük tahribatlara sebep oldu. Bizim(!!!) haberciler de bunları ballandıra ballandıra anlattılar. Savaş çıkartıp silah satmak isteyen tüccarlara ön ayak oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bahisleri arttırmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Allah bize emrediyor ve diyor ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ey iman edenler, eğer bir &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;fasık&lt;/span&gt;, size bir haber getirirse, &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;onu etraflıca araştırın&lt;/span&gt;…&lt;/strong&gt;” (Hucurat Suresi, 6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------&lt;br /&gt;Devam edecek&lt;br /&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-2090244871875916266?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/2090244871875916266/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=2090244871875916266' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2090244871875916266'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2090244871875916266'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/her-haberi-kabul-etmeyin-1.html' title='Her Haberi Kabul Etmeyin -1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-5619602422751239830</id><published>2007-07-21T09:43:00.000+03:00</published><updated>2007-07-21T09:45:38.216+03:00</updated><title type='text'>Biz Büyüklerimizden Böyle Gördük</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yine sürekli duyduğumuz sözlerden birdir bu. Bu sözü duyduğumuzda ekseriyetle, silahlarını kuşanmış şeytan iş başında demektir. Büyükler, öncekiler suçlanır çıkış yeri olmadığında. Sanki onların çektiği sıkıntı ve ceza yetmeyecekmiş gibi bir de yaptığımız hataları onlara yüklemeye çalışırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette büyüklerimiz başımız, gözümüz üzerinedir. Elbette onlar bizim varlık müsebbibimizdir. Elbette biz, “doğruluktan ayrılmayan”, “gittikleri yere adaleti de beraberinde taşıyan” büyüklerimizin halefiyiz. Onlar “doğru olduğu” sürece ve “doğruluktan ayrılmadığı” sürece biz onların bir ömür boyu takipçisiyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklerimiz, “büyük” olduğu sürece büyüktürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa hayatını boş işlerle geçirmiş, insanlığa hizmet yerine sadece şahsı için dünyalığını kurtarmaya çalışmış, başkalarını önemsemeyen ve dünya hayatını her şeyin üzerinde tutan bir zihniyete sahip “yaşlılarımız”, asla “büyüklerimiz” olmamalıdır. Büyüklük başkadır, yaşlılık başka. “İnsanlık için çalışmak” başkadır, “insana hizmet” başka. Doğru tespitler yapmalıyız. Çünkü bizim rotamızın belirleyicisi doğru tespittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız bu hayatta nice fikirler, nice yaşam tarzları, nice sözler vardır ki, hepsi sahibini mahşerde sorumlu tutacaktır. Ne ağzımızdan çıkan bir söz uçup kaybolacak ne yaptığımız bir hareket uzay boşluğunda serseri gibi dolaşacaktır. Her şey kaydedilecek ve önümüze serilecektir. O gün geldiğinde doğru sözlü olmayanların vay haline.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav), insanlara “Allah’tan başka ilah olmadığını” tebliğ ederken, Mekke Müşriklerinin ileri gelenleri hemen onu yalanladılar ve alay etmeye başladılar. Hatta çoğu zaman konuşmasını ve birilerinin O’nu dinlemesini bile engellemeye çalıştılar. Dikkat etmek gerekir ki, o müşrikler Allah’a inanıyorlardı. İnanmadıkları ve inanmak istemedikleri ise Allah’tan başka ilahların, tanrıların, tapınılacak, sığınılacakların olmadığıydı. Diyorlardı ki; “Ey Ebu Talip yeğenine söyle bizim ilahlarımıza sövmesin, onları inkar etmesin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynısını kavmi Nuh (as)’a yapmamış mıydı? Aynı sözleri onlar da söylememiş miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Andolsun biz, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hâlâ sakınmaz mısınız?" dedi.  Bunun üzerine kendi kavminden inkar eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi bir melek gönderirdi. &lt;strong&gt;Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık&lt;/strong&gt;." (Mümin Suresi, 23-24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynısını Musa (as)’ya söylememişler miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Musa bunun üzerine açık açık ayetlerimizle onlara varınca: ‘Bu uydurma bir büyüden başka bir şey değildir; &lt;strong&gt;biz bunu önceki atalarımızdan da işitmedik&lt;/strong&gt;’ dediler.”  (Kasas Suresi, 36)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözü de onlar peygamberlerine söylemediler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlara; ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, &lt;strong&gt;biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&lt;/strong&gt;’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)? (Lokman Suresi, 21)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçu öncekilere atmak isteyenler aşağıdaki sözleri söylemedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "&lt;strong&gt;Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız&lt;/strong&gt;" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara Suresi, 170)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiyorum ki, bugünkü cahil Müslümanların söylediklerinde bu mana vardır. Ama diyorum ki, “işte Allah’ı inkar edenler de böyle söylüyorlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize düşen, Allah’ın bize verdiği aklı ve muhakeme gücünü kullanmaktır. Büyüklerin yanlışlarını değil doğrularını almakla yükümlüyüz. Yanlışlarında ise toplumu uyarmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine unutmamalıyız ki, yarının büyükleri bizler olacağız. Bizden sonrakiler de bizi büyük kabul edecekler. Eğer attığımız adıma dikkat etmez ve söylediklerimizi ince eleyip sık tartmaz isek o zaman vay bizim halimize.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-5619602422751239830?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/5619602422751239830/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=5619602422751239830' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5619602422751239830'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5619602422751239830'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/biz-byklerimizden-byle-grdk.html' title='Biz Büyüklerimizden Böyle Gördük'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4586941407351265431</id><published>2007-07-20T10:36:00.000+03:00</published><updated>2007-07-23T12:09:29.475+03:00</updated><title type='text'>En Güvenilir Meslek: HIRSIZLIK</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Üç aylara girdiğimiz bugün ve Regaip Gecesini geçirdiğimiz bu gece aslında farklı bir yazı yazmayı düşünüyordum. Ancak dün gece saat 03:35 civarında başımıza gelen bir olay, maalesef beni bu yazıyı yazmaya zorladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce belki bahsetmemiştim. Şimdi oturduğum evi tavsif edeyim. Bursa’nın hakim bir mevkiinde ve bütün Bursa’yı gören, ancak şehrin hiç dışında olmayan, alt katı çalışma yerim olarak kullandığım ve üst iki katı yaşam alanı olan 3 katlı bir evde kiracı olarak oturuyorum. Uyuduğumuz yer yatak odası ve evin orta katıdır. Çocukların da aynı katta odaları var ancak Allah’a şükürler olsun ki 1 haftadır anneannelerinde kalıyorlardı. Mutfağımız ise üst kattadır. Ancak evin arka tarafından 3. kat zemine 1,5 kat mesafede, ön tarafından ise zemine 3 kat mesafededir. Yeri geldiğinde belki bu konu hakkında da bir teferruat yaparım. Şimdilik bu kadarı yeterli olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkan ve Ailesi o gece bizde idi. Birkaç haftadır görüşmediğimiz için ve bir hasta ziyaretinden geldiklerinden geç vakit de olsa uğradılar. Gittiklerinde saat gece 1’i geçiyordu. Biz de yaklaşık saat 2’yi 10 geçe uyumuştuk. Enteresandır ben hem geç yatarım, hem de erken kalkarım. Hatta yatarken sağımdan soluma dönsem uyanırım. Yani gece de defalarca uyanırım. Ancak bu defa böyle olmadı. Hiç uyanmadım. Zaten topu topu 1,5 saat ancak olmuştu uyuyalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanım beni dürterek uyandırdı, “Muhammed hırsız var evde” deyince ben istifimi bozmadım yastıktan başımı kaldırmadan “kıpırdama, yat” dedim. O da benim olayı anlamadığımı zannetti. Ancak ona ters tarafta kalan elim ile yanımdaki çekmeceyi açarak, çekmecede bulunan “balıkçı bıçağını” arıyordum. Hanım tekrar; “Muhammed, odadan, bu odadan şimdi çıktı” deyince hemen fırladım. Önce yatak odasının kapısını kapattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam etmeden önce şunu da söyleyeyim. Hırsız, 20 yaşları civarında bir gençmiş. Hanım gece gözlerini açınca çekmecelerin aynasının önünde çekmeceleri karıştırırken görmüş ve ses çıkartmamış. Tekrar gözlerini kapamış. Sanırım hırsız bu durumu fark etmiş ve yavaşça odadan çıkmaya çalışmış. Hanım bu arada tekrar gözlerini açmış ve kafasını kaldırdığında bu defa onu odadan çıkarken görmüş ve beni kaldırmış. Bu olay birkaç saniye içinde oluyor. Kaldığımız yere dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hanım yanı başımda duran telefonu aldı ben de içi dolu bir şekilde bekleyen pompalı tüfeğimi kaptım. Fişeği ağzına verdim ve üst kata çıktığını düşündüğümüzden merdivene konumlandım. Eğer bir tarafını görsem kesinlikle vuracaktım. Bu arada hanım 155 polisi aradı cep telefonundan ama heyecandan adresi söyleyemedi ve ben bağırarak tekrar etim. Polisler çok kısa sürede geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette elimde tüfekle kapıyı açtım onlar da içeri girdiler ve araştırma yaptılar ki maalesef yoktu. Üst katta ki dar mutfak penceresinden atlayıp kaçmıştı. Ama en azından benim konumlandığım yerden onun atladığı yeri görür veya sesini duyardık. Çünkü tuttuğum yer tam da buna müsait bir yerdi. Yoktu herif, gitmişti. Namussuz kaçma konusunda uzmanmış. Büyük ihtimal fişeği tüfeğin ağzına verme sesini duydu ve niyetimin halis olmadığını anladı. Çünkü cidden korkutmak için değil, olduğu yere yığmak için almıştım tüfeği elime. Gram şakam yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polisler şikayetçi olup olmadığımı sordular ve elbette oldum. Bir müddet sonra “Olay Yeri İnceleme”den geldiler. Ve muhtemel yerlerde parmak izi aradılar. Nihayetinde giriş ve çıkış yerinin mutfaktaki o dar pencerenin olduğu tespit edildi. Her tarafta demir parmaklık vardı ama orada maalesef yoktu ve sürekli kapalı tuttuğumuz bir pencere, bu defa nasılsa açık kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tespitimize göre evden iki şey alınmıştı. Birincisi benim çekmecemde araştırdığım balıkçı bıçağım ile diğeri mutfaktaki en kaliteli bıçağımız. “Bu, bıçak sapığı olsa gerek” diye geçirdim içimden. Kendine göre tedbirini almıştı uyanık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra baktık ki bütün çekmeceler boşaltılmış. Ama maalesef bir şey bulamamıştı. Geri zekalı herif, benim evde bulsa bulsa kitap bulabilirdi. Onları satıp paraya dönüştürse ancak bir gelir elde edebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün bu durumu arkadaşlar öğrenince hepsinin ortaklaşa söylediği şey; “Aman, ha, iyi ki vurmamışsın. Sakın ha bir şey yapma hırsıza, hırsızı vurmak suç biliyorsun” demezler mi? Evet bir şeyler biliyorum elbette. En azından televizyonda olayları seyrediyorum. Senaryo şöyle olmalıydı galiba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde hırsızla karşılaşırsın;&lt;br /&gt;- Kardeş, burası benim evim biliyorsun değil mi?&lt;br /&gt;- Elbette biliyorum, onun için buradayım.&lt;br /&gt;- Amacın bir şeyler mi çalmak yoksa ırza tecavüz veya katliam gibi bir şey de düşünüyor musun?&lt;br /&gt;- Yok be amca, pahada ağır, yükte hafif ne varsa toplamayı düşünüyorum. Siz rahatsız olmayın işim bitince geldiğim yerden çıkar giderim.&lt;br /&gt;- Yat hanım, bizimle işi yokmuş, bir şey bulamayınca birazdan çıkıp gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an yürürlükte olan kanun, dedikleri gibi ise (ben okumadım) hırsızla aramızda bundan başka ne gibi diyalog geçebilir? Adamdan özür dileyerek onu işi ile baş başa bırakmalıydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah şahidim olsun, 50 yıl yatacağımı bilsem o hırsızı vurmaz isem şerefsizim. Bir taraflarından uydurdukları kanunla ülke yönetmeye çalışan bu adamlar bir de kendilerini kutsal sayarak, tanımadıkları halkın mallarına, canlarına ve ırzlarına kastediyorlar. Sorun bakalım hırsızlardan başka bu kanunu destekleyen kimse var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkeyi yiyip bitiren büyük hırsızlara sağladıkları imtiyazlar yetmiyormuş gibi bir de bu çapulcu takımına sağladıkları imtiyaz bizi canımızdan ediyor ki, bunun üzücü örneklerini televizyonda görüyoruz. Bunlara verilen göstermelik cezalar (ki o da olursa) onları hapisten bir iki ay sonra saldıklarında daha güçlü hale getiriyor ve bu defa içeride hem ağabeylerinden daha çok bilgi edinerek, katil olmalarına vesile oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkına bu kadar düşman olan bir anlayış olur mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem öyle, buradan duyuruyorum. Ben çocuklarımı okula göndermeyeceğim. Eğer bildiğiniz bir “hırsızlık okulu” varsa lütfen söyleyin. Benim çocuklarım hırsız olsunlar. Böyle güvenli ve kanunlarla korunmuş bir meslek varken, ne diye yıllarca masraf edeyim? Şimdiden onları hırsız olarak yetiştirip, “kollarına bir altın bilezik” değil “istedikleri kadar altın bilezik” takmış olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazacak o kadar çok şey var ki; ben 3 adet ayetin son cümlelerini alarak konuyu kapatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar &lt;strong&gt;kafirlerin&lt;/strong&gt; ta kendileridir.”&lt;/em&gt; (Maide Suresi, 44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar &lt;strong&gt;zalimlerin&lt;/strong&gt; ta kendileridir.”&lt;/em&gt; (Maide Suresi, 45)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar &lt;strong&gt;fasıkların&lt;/strong&gt; ta kendileridir.”&lt;/em&gt; (Maide Suresi, 47)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4586941407351265431?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4586941407351265431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4586941407351265431' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4586941407351265431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4586941407351265431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/en-gvenilir-meslek-hirsizlik.html' title='En Güvenilir Meslek: HIRSIZLIK'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1745374538174134665</id><published>2007-07-19T00:01:00.000+03:00</published><updated>2007-07-18T22:35:20.541+03:00</updated><title type='text'>Bir Şey Olmaz, Allah Affeder</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Çok duyarız bu sözü günlük hayatımızda, hatta çocukken ve gençken neredeyse ya büyüklerimizden ya da bizi kötü işe teşvik eden kişilerden duyulan pis bir cümledir bu. “Aman sen de, bir defa ile bir şey mi olur? Hem Allah rahmetini gösterecek kullarına.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani bir ayet vardı, hani o ayette şeytanın insana yanaşmasından bahsedilirdi. Bazen şeytan yanaşır insana, bazen de şeytanlaşmış olan. İkisinin de görevi aynıdır. Amacı doğru yolda olanları yolundan çıkarmak. Şöyle buyuruyor Rabbimiz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Andolsun ki, onları saptırmak için senin doğru yolunda oturacağım. Sonra andolsun onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim.&lt;/strong&gt;” (Araf Suresi, 16-17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle bu söz şeytana ait bir sözdür. O bize en kolay bulduğu yönden yaklaşır. Bazen kendimiz oluruz nefsimizden vesvese alırız, bazen arkadaş sandığımız birisi olur ondan telkin duyarız, bazen de bir büyüğümüz olur emir alırız. Eğer bu aldığımız şey Allah tarafından yasaklanmışsa mutlaka sonucunda bir ceza vardır. Hata yapan cezasını görecektir. O hata mutlaka iyiliklerinden bir şeyler götürecektir. Ya da iyiliği yoksa cezasının artmasına neden olacaktır. İşte burada şeytan ve yandaşları bize bunu unutturmaya çalışıyor ve “Bir kereden bir şey olmaz, rabbin merhamet sahibidir” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi dinliyoruz. Ses doğru söylüyor diyoruz. Çünkü “Bismillahirrahmanirrahim” dediğimizde “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile” diyoruz. O halde o bizi hem esirger hem de hatalarımızı bağışlar. “O kerem sahibidir”, çok cömerttir bizden fazlını esirgemez. “O müstağnidir” bizim hiçbir şeyimize ihtiyacı yoktur. “O azimdir” azamet sahibidir, bizim küçücük bir hatamıza bakmaz. İşte bunlar gelir aklımıza. Aman ha, dikkat edin. Bu kör olasıca şeytanın sağdan yanaşmasıdır. Bildiklerinizle gelir size. “Bak bunları biliyorsun, Rabbinin ne güzel sıfatları var, elbette bağışlayıcıdır” der ve dedirtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak unutmamak gerekir, “O &lt;strong&gt;Vahidü’l-Kahhar&lt;/strong&gt;’dır.” “Tek” ve “Kahredici”dir, “Tek Kahredici”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatli olmak gerekir. Şeytan ve yandaşları çok sinsidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle düşünmek gerekir.&lt;br /&gt;Bir hayat yaşıyorsunuz, mükafatlarınız bir tarafa, hatalarınız diğer tarafa yazılıyor. Sonra bunlara bakılıyor. Ve birbirine denk olduğu görülüyor ya da mükafatlar az biraz önde, ama hani yapmamanız gereken ve “bir defa ile bir şey olmaz” diyerek göz ardı edilen hata da koyuluyor kefeye. Vay haline o şahsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Ben falan kişinin demesi ile bu işi yaptım, günahı onun boynuna”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok öğle yağma. Allah herkese akıl vermiş ve bu yetmez, insanlar akıllarını olur ki doğru kullanmazlar diye bir de onları uyarıcı peygamber göndermiş, olur ki o peygamber vefat eder de geri kalanlar sapıtabilirler diye bir de kitap göndermiş, kurallar koymuş, yol çizmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış bir şey yaptığımda, Rahmetli Annem derdi ki; “Oğlum hadi anladık aklın yok, burnunun delikleri de mi yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, Allah bizi bütün teçhizat ile donatmış. Hiçbir şeyimizi eksik bırakmamış. Buna rağmen aklını kullanmayıp hataları başkalarının üzerine yüklemeye çalışmak yine Allah’ın kuralını gözardı etmektir. İşte Rabbimiz şöyle buyuruyor;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez…&lt;/strong&gt;” (Fatır Suresi, 18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, tam bu kadar açık olay. Herkes kendi yaptığının günahını çekecek. “O bana dedi”, “o beni kandırdı” gibi boş sözler ile sadece kişi kendini kandırır. Peki bu kadarla bitiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Kıyamet gününde kendi günahlarının tamamını, ayrıca bilgisizce saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden de bir payı yüklenirler. Bak, ne kötü yük yükleniyorlar.&lt;/strong&gt;” (Nahl Suresi, 25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte burada her şey açığa çıkıyor. O saptıran, seni o kötü yola sevk eden ve “Hadi yap bir defa ile bir şey olmaz” diyen var ya, onun zaten durumu vahim. Sen o yaptığın yanlış işten dolayı cezanı çekerken, o da buna vesile olduğu için hem bu senin çektiğinin en az mislini hem de kendi günahlarının cezasını çekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyanık olmak gerekir. Öyle kulaktan dolma uydurma sözler ile kendimizi kandırmayalım. Allah’ı kandıramayacağımıza göre şeytanın desiseli, vesveseli işlerinden uzak duralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak derim ki;&lt;br /&gt;Hiçbir şeyi bir defa olarak telakki etmemek lazım. Beğenirsek gerisi gelir. Zaten bir defaya mahsus yapılmasındaki amaç da, o işin nefsin hoşuna gitmesindendir. Hoşa giden bir şey olmasa neden bir defa bile yapalım. Kendimizi şeytana ve yandaşlarına uyarak tehlikeye atmayalım. Eğer bu sözü bize söyleyen, sevdiğimiz birisi ise biliniz ki o kişi cahildir. O halde onu uyarmak ve ona öğretmek gerekir. Cahillere uymak, cahilliktir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1745374538174134665?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1745374538174134665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1745374538174134665' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1745374538174134665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1745374538174134665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/bir-ey-olmaz-allah-affeder.html' title='Bir Şey Olmaz, Allah Affeder'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8166380983560127965</id><published>2007-07-18T00:01:00.000+03:00</published><updated>2007-07-17T23:14:58.072+03:00</updated><title type='text'>Hakem Olayı: Sahabeler Hakkında</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Dün açıklamış olduğum bilgileri, daha evvel “Hakemlik Kolay İş mi?” konusunda çıkarttığım ilk sonuca aitti. Orada şöyle demiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yukarıda anlatıldığı şekilde olay tamamen bir yalandır. Ravileri asla sika (güvenilir) değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bahsedeceğim ise birkaç yorumu içine alacak olan en önemli konudur ki bu da Resulü Ekrem (sav)’in değer verdiği kişilere hakaret etmek ve neredeyse küfretmeye varan bir tutum içermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakalım neymiş bu tutumlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine aynı kaynaklar hakemliğin Ebu Musa el-Eş’ari ve Amr İbnü’l-As arasında cereyan ettiğini bildirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra da İbni Kesir aynı esrinde olayı anlatmadan evvel yine aşağıdaki kişilerinde olayda hazır olduğunu söyler ve çok enteresandır, Kufe’den gelen kimseden bahsedilmez. Yani Hakem Olayı’nın gerçekleştiği Erzuh’a 400 kişi ile gelen ekibin başına Hz. Ali’nin Abdullah ibni Abbas’ı İmam yaptığı söylenir, kararın açıklanmasından hemen evvel Ebu Mihnef, İbni Abbas’ın Ebu Musa’yı uyardığını söyler. Ancak olayların geçtiği ve kararların alındığı yerde olduğundan bahsetmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah b.Ömer&lt;br /&gt;Abdullah b. Zübeyr,&lt;br /&gt;Muğire b. Şube,&lt;br /&gt;Abdurrahman b. Haris b. Hişam el-Mahzumî,&lt;br /&gt;Abdurrahman b. Abdi Yağus ez-Zührî,&lt;br /&gt;Ebu Cehm b. Hüzeyfe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Kesir, bu hazır olanlardan Abdullah ibni Ömer’in de Şam’dan geldiğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimdeki İbnü’l-Esir’in tercümesidir. O ise bu konuda şunu söyler; Hz. Ali’nin gönderdiği heyet içinde şunlar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah ibni Ömer,&lt;br /&gt;Abdurrahman bin Ebi Bekr es-Sıddık,&lt;br /&gt;Abdullah bin Zübeyr&lt;br /&gt;Abdurrahman b. Haris b. Hişam&lt;br /&gt;Abdurrahman b. Abdi Yağus ez-Zührî&lt;br /&gt;Ebu Cehm b. Hüzeyfe el-Adevi&lt;br /&gt;Muğire b. Şube&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garip değil mi? Eğer yazılanlar dikkatli okunursa daha bir çok acayip durumla karşılaşacaksınız. Bunları tek tek irdelemeye cesaret edemiyorum doğrusu çünkü konu uzadıkça uzayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem yukarıdaki şahıslar olayda hazır bulunmuşlardır o halde bunların kimliklerini iyice bir incelemek gerekir. Ancak bu işi ben burada yapmayacağım. Herhangi bir kaynaktan okumanız mümkündür. Ben sadece Amr ibn As ve Ebu Musa el-Eş’ari hakkında bir iki kelam edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ebu Musa el-Eş’ari;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;- Hicretten önce Müslüman oldu.&lt;br /&gt;- Habeşistan’a hicret etti.&lt;br /&gt;- Hayber ganimetinden Resulü Ekrem (sav) ona da pay verdi. (Sahihi Buhari, Magazi, Bab:40, Hadis:250)&lt;br /&gt;- Resûiüilah (sav) sağlığında, onu Muaz İbn Cebel'le Yemen'e tayin etmişti. O’nu Yemen’in Zebid ve Aden’e Vali tayin etti. (Sahihi Buhari, Magazi, Bab:62, Hadis:341-344)&lt;br /&gt;- Şam’ın fethinde bulundu&lt;br /&gt;- Hz. Ömer zamanında Basra Emiri oldu&lt;br /&gt;- el-Ehfaz, İsfehan ve Nusaybin’i fethetti.&lt;br /&gt;- Kura ve Fakih idi.&lt;br /&gt;- Hz. Osman zamanında Kufe Valisi oldu. (Sahihi Buhari, Magazi, Bab:76, Hadis:379)&lt;br /&gt;- Hz. Ali zamanında Basra Valiliğine devam etti.&lt;br /&gt;- Peygamber (sav)  onun hakkında şöyle demişti:”Ebû Musa'ya Al-i Davud'un mizmarlarından birisi verildi” (güzel ses verildi).&lt;br /&gt;- Resulü Ekrem (sav)’den 360 hadis rivayet etti.&lt;br /&gt;- Hz. Ebu Bekir’in halifeliği zamanında Kur’an’ı- Kerim’i toplayan heyette görev aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Amr İbnü’l-As&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;- Hicri 8. yılda Müslüman oldu&lt;br /&gt;- Resulü Ekrem (sav), O’nu Beni İbni Ömer ibni Lihaf kabilesine savaşa komutan olarak gönderdi.&lt;br /&gt;- Mekke’nin fethinde ve Huneyn gazvesinde bulundu.&lt;br /&gt;- Suva ve Beni Huzeyl Kabilelerine gönderilen ordunun kumandanı oldu.&lt;br /&gt;- Resulü Ekrem (sav)’in Umman hükümdarına yazdığı mektubu götürdü.&lt;br /&gt;- Resulü Ekrem (sav), onu Umman’a Vali tayin etti ve Allah Rasülü vefat edinceye kadar o bu görevinde kaldı.&lt;br /&gt;- Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında hem Umman’daki hem de Beni Kadaa kabilesinin mürtetlerini yola getirdi.&lt;br /&gt;- Hz. Ebu Bekir tarafından Irak ve Şam fethinde görevlendirildi. Bizansı mağlup etti.&lt;br /&gt;- Hz. Ömer zamanında Kudüs kuşatmasını yaptı.&lt;br /&gt;- Hz. Ömer, onu Filistin’e Vali tayin etti.&lt;br /&gt;- Mısır’ın tamamını fethetti.&lt;br /&gt;- Trablusgarp ve Siyre’yi fethetti&lt;br /&gt;- Hz. Osman’a müşavir oldu.&lt;br /&gt;- Kendisinden 37 hadis rivayet edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sadece bazı kaynaklardan aktarım yaptım. Bu yazıyı kitaba çevirirken kaynakların hepsini tek tek yazmaya gayret edeceğim. Malum bu bir günlük olduğu için bazen teferruata zaman olmuyor. Şimdilik bu kadarı ile yetinip yorumlara geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi sormak lazım kendimize, Resulü Ekrem (sav)’in, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın zamanında önemli görevler almış ve bunları ifa etmiş bu iki sahabe için, “Uydurma Hakem Olayı”nda anlatılanlar ne kadar doğru olabilir. Elbetteki yalan ve uydurma ve herhangi bir doğruluk payı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasülü bir kişiyi vali tayin edecek, komutan tayin edecek, Allah’tan rahmet dileyecek, ama birileri uydurma bir rivayete bakarak, bu sahabelerden birisini (haşa) ahmak, aptal, uyuşuk, bunak, saf vs yerine koyarken, diğerini kurnaz, üç kağıtçı, namussuz, hayasız, kalleş yerine koyacak.(Haşa). Bunları kabul etmek ne akıla, ne vicdana ne de ilime sığar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda meziyet ve vasıflarını saydığım iki sahabe için Sahih hadis kitaplarında bilgiler mevcut iken bunlara inanmak yerine, yalancılığı ile meşhur bir iki tane adamın uydurmasına inanarak sahabeleri töhmet altında bırakmak hangi vicdana sığar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer, aynı vakayı dikkatli okursanız Abdullah İbni Ömer’i de olay esnasında neredeyse uyuyan biri olarak göstermektedir. Bu çok sinsice bir tavırdır. Çünkü İbni Ömer 2630 kadar hadis rivayet etmiştir. Sanırım söylemek istediğim anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayetin sonundaki “Lanetleşme” meselesine ise hiç girmeye gerek yok. Bunun hangi mantıkla yapıldığı açık ve aşikar bir şekilde ortadadır. Gerekirse irdelememiz mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak şunu söyleyerek olayı noktalamak isterim.&lt;br /&gt;Her iki hakem de anlaşamayarak ayrılmışlardır. Nitekim Hz. Ali’nin ve diğerlerinin tavırları da bunun açık bir tezahürüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında birkaç teferruatta daha bulunmak ile birlikte, rivayetin yalan ve uydurma olduğunu hatta sahabelere atılan bir iftira olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Çok fazla yoruma girmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bir yorum yapmak gerekirse yine kısaca şunu söylemek isterim.&lt;br /&gt;O zaman olmuş bitmiş ve bu konular tarihe gömülmüştür. Günümüzde kendisine Tarihçi, Araştırmacı ve Yazar sıfatlarını veren bazı kimseler bu olayı ısıtıp gündeme getirerek ve bir de haberin yalan olduğunu bilmeden yorumlar çıkartmaktadırlar. Bu kitapları okuyan genç dimağlar ise olayları bilmedikleri için bazı sahabelere sövmekte ya da onlara şüphe ile bakmaktadırlar. Bu yazarlar bu çirkin anlayışa sebep oldukları için Allah’tan af dilemeleri ve sonra da bu yalan yanlış yorumlarından dolayı kitaplarının yeni baskılarında okuyucuyu bilgilendirmelidirler. Bu büyük bir sorumluluktur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Soruya cevap verdiğim kanaatindeyim, eksik bir nokta varsa daha sonra tamamlamak kaydı ile Allah’a emanet olunuz. Muhabbetle kalınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8166380983560127965?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8166380983560127965/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8166380983560127965' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8166380983560127965'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8166380983560127965'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hakem-olay-sahabeler-hakknda.html' title='Hakem Olayı: Sahabeler Hakkında'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1886030964798724333</id><published>2007-07-17T01:32:00.000+03:00</published><updated>2007-07-17T23:16:07.272+03:00</updated><title type='text'>Hakem Olayı: Ravi İncelenmesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;10.Haziran.2007 Pazar günü yayınlamış olduğum “&lt;a href="http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hakemlik-kolay-i-mi.html"&gt;&lt;strong&gt;Hakemlik Kolay İş mi?&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;” konusuna, okuyucularımızdan Fatih Pala arkadaşımızın 15.Temmuz.2007 tarihinde bir yorumu olmuş. Bu yorumu ve ilgili bilgiyi bu yazımda aktarmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fatih Pala Der ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sevgili Temel bey,&lt;br /&gt;Bence bu olayın ayrıntısına girmelisiniz. Tam anlamıyla olayı aydınlığa çıkarmalısınız. Yani, olayın ravileri kimlerdir?&lt;br /&gt;Uydurulduğunu nerden çıkarıyoruz?&lt;br /&gt;Bu sorulara cevap beklerim.&lt;br /&gt;Mümkünse geniş olarak ele alın; yani tatmin edecek bir şekilde.&lt;br /&gt;Selam ederim...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Değerli Fatih Bey,&lt;br /&gt;Anlaşılan o ki yazımın sonuç bölümünde verdiğim bazı maddeler yeterli olmamış. Bu çok doğal ve normal. Ancak hepimizin bildiği bir kural vardır, “İspat, iddia edene aittir.” Doğrudur bu haberler bazı önemli tarih kitaplarında anlatılmaktadır. Ama o kitaplara da baktığımız da ciddi bir ravi zinciri göremeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle belirtmek isterim ki, Ehli Sünnet alimleri Resulü Ekrem (sav)’in arkadaşları hakkında çok dikkatli davranırlar. Buna karşın, bid’at sahiplerinin bazıları bu konuda çok lakayttırlar. Diğer bazıları ise çok aşırı giderek sahabeleri küfürle itham etmişlerdir. “Hakem Olayı” zamanında ortaya çıkan Haricilerden bahsetmiyorum. Burada asıl bahse konu olan şey, Hz. Ali (ra)’yi yüceltmeye çalışırken diğer halifeleri ve onları destekleyenlere sövenlerden bahsediyorum. Bu çok ciddi bir konudur. Ancak yeri şu an burası değildir. Tarih boyunca halledilemedi ve halledilebilecek gibi de durmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay &lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt;’in &lt;strong&gt;el-Bidaye ve’n-Nihaye&lt;/strong&gt;’sinde, &lt;strong&gt;İbnü’l-Esir&lt;/strong&gt;’in &lt;strong&gt;el-Kamil fi’t-Tarih&lt;/strong&gt;’inde anlatılmaktadır. Hatta aynı kaynaklardan yaralandığını düşündüğüm ve kaynak belirtmeyen &lt;strong&gt;Ahmet Cevdet Paşa&lt;/strong&gt; da bu olayı &lt;strong&gt;Kısas-ı Enbiya ve’t-Tevarih-i Hulefa&lt;/strong&gt;’sında aynı lafızlarla anlatmıştır. Sanıyorum diğer bütün kaynaklarda aynı menfezden gelmektedir. Bu rivayetlerin asıl kaynağı &lt;strong&gt;Taberi Tarihi&lt;/strong&gt;’dir. İşte asıl problem de buradan başlamaktadır. İbni Kesir bu olaylarda tarihine aldığı rivayetlerin %60’ında neredeyse İbni Cerir et-Taberi’yi kaynak gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki Taberi bu rivayetleri kimden alır?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Taberi ise bu rivayetlerin azamisini &lt;strong&gt;Ebu Mihnef&lt;/strong&gt;’ten almaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada duralım ve bazı görüşelere yer verelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte &lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt;’in &lt;strong&gt;el-Bidaye ve’n-Nihaye&lt;/strong&gt;’sinde geçen kısaltılmış yorum bu şekildedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bazı nakille&amp;shy;rimizde de şüphe vardır. İbn Cerir ve diğer hadis hafız ve imamları, eğer bunları anmış olmasalardı, bu haberleri buraya almazdım. Naklettiğim haberlerin çoğu, Şiî olan Ebu Mihnef Lut b. Yahya'ya aittir ki o da hadis imamları nezdinde rivayet bakımından zayıf bir kimsedir. O, sadece ha&amp;shy;ber hıfzeden bir kimse olup bu gibi haberler başkasının nezdinde mev&amp;shy;cut olmayıp onun nezdinde mevcuttur. Bu sebepledir ki konuyla ilgili eser tasnif eden müelliflerin çoğu ona dil uzatmışlardır. Doğrusunu Al&amp;shy;lah bilir.”&lt;/em&gt; (İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Çağrı Yayınları, C:8, S:331)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde &lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt; şunları da söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İbn Cerir, Muhammed b. Hanefıyye'nin Muhtar'a cevap yazdığını anlatmıyor. Mamafih İbn Cerir, bu faslı detaylıca ele almış ve açıklama&amp;shy;larım uzatmıştır. Sözlerinden de anlaşıldığı gibi o, Muhtar'a sempati besleyen bir kimsedir. Bu yüzden bu konuyu Ebu Mihnef, Lut b. Yah&amp;shy;ya'nın rivavetleriyle genişletmiştir ki, Ebu Mihnef te rivayetleri husu&amp;shy;sunda itham edilen, özellikle Şiilik bakımından zan altında tutulan bir kimsedir.&lt;/em&gt; (İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Çağrı Yayınları, C:8, S:439)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ebu’l-Abbas Ahmed İbni Teymiyye’nin görüşü&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ebu’l-Abbas künyesi ile meşhur olan İbni Teymiye’nin asıl adı Ahmed’dir. Şöyle diyor Ebu Mihnef hakkında;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Sahabeler hakkında nakledilen kötü şeyler ve onlara tân teşkil eden hakaretlerin çoğu yalandır. O tür nakillerin tamamı ya yalandır ya da tahrif edilmiştir. Onlara fazladan sözler katılarak ve bir kısım ifadeler de çıkartılarak yalanlar ve hakaretlere dönüşmüştür. Onları Ebu Mihnef Lût bin Yahya, Hişam bin Muhammed bin Said el-Kelbî gibimeşhur yalancılar rivayet etmişlerdir. El-Kelbî bu hususta insanların en yalancısıdır. Kendisi Şii’dir. Babasından o da Ebu Mihnef’ten rivayet eder. Oysa bunların ikisinin de muhaddisler tarafından hadisleri reddedilmiştir ve yalancıdırlar.”&lt;/em&gt; Sonra İbni Teymiye, cerh ve ta’dil alimlerinin, el_kelbi ve onun gibiler hakkında söylediklerini, onu yalanla vasıflandırdıklarını ve rivayetinin kabul görmediğini nakleder. (Minhacü’s-Sünne, C:3, S:39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hafız Abdullah Muhammed b. Osman ez-Zehebî, Munteka&lt;/strong&gt; adlı eserinde hem &lt;strong&gt;Ebu Mihnef&lt;/strong&gt; hem &lt;strong&gt;el-Kelbi&lt;/strong&gt; hem de &lt;strong&gt;oğlu Hişam&lt;/strong&gt; için aşağıdakileri derlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- El-Kelbî ve oğlu Hişam yalancı ve râfizîdirler.&lt;br /&gt;--&gt; El-Kelbî hakkında da İbn-i Hibban şöyle diyor: El-Kelbî, Sebeî idi. Onlara göre Ali (r.a.) ölmemiştir. O dünyaya gelip zulümce dolan bu dünyayı adaletle dolduracaktır.&lt;br /&gt;--&gt; Tebuzeki, Hemam'dan El-Kelbî'nin: “Ben Sebeîyim” dediğini işittim diyor.&lt;br /&gt;--&gt; Buharî: Ebu'n-Nadr el-Kelbîyi, Yahya ve İbn-i Mehdî terk etmişlerdir, dedikten sonra devamla şöyle diyor: Ali, Yahyadan O da Süfyandan naklen Kelbî, Süfyana: “Ebu Salih'ten sana neyi nakletmişsem yalandır” demiştir.&lt;br /&gt;--&gt; İbn-i Hibban devamla şöyle diyor: Kelbî'nin dindeki yeri ve açık olan yalancılığı meydandadır. Başka yönlerini anlatmağa gerek yoktur.&lt;br /&gt;--&gt; Kelbî, tefsirinde, Ebu Salih'ten O da İbn-i Abbastan rivayet ediyor. Halbuki Ebu Salih İbni Abbas'ı görmediği gibi El-Kelbî de Ebu Salih'ten bir tek harf nakletmemiştir. Bu adamı kitaplarda zikretmek caiz bile değildir. Artık nasıl olur da ondan delil getirilir.&lt;br /&gt;--&gt; Ahmet b. Zuheyr, diyor ki, Ahmed b. Hanbel'den Kelbî'nin tefsirini okumanın caiz olup olmadığını sorunca, caiz değildir, cevabını aldım.&lt;br /&gt;--&gt; Ebu Avane, Kelbînin şöyle dediğini işittim diyor: Cibril vahyi Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdırıyordu. Tuvalete gittiğinde, Ali'ye (r.a.) yazdırmağa başladı.&lt;br /&gt;--&gt; İbni Maîn şöyle diyor: Yahya b. Ya'la babasından naklen şöyle diyor: Kelbî'ye gider gelir Kur'an okurdum.. Bir gün onun şöyle dediğini işittim: Bana öyle bir hastalık geldi ki ezberlediğimi unutturdu. Sonra Rasulullah'ın yakınlarına gittim. Ağzıma tükürdüler ve hemen unuttuklarımı hatırladım. Ben de ona, vallahi bundan sonra senden hiçbir şey nakletmeyeceğim dedim ve onu terk etim.&lt;br /&gt;--&gt; Ebu Muaviye, Kelbî'nin şöyle dediğini işittim diyor: “Kimsenin ezberleyemediğini ben ezberledim. Kur'anı altı veya yedi günde ezberledim. Kimsenin unutmadığını yine ben unuttum, sakalımı tuttum ve tutamdan fazlasını kesmek isterken alt taraftan keseceğime üst taraftan kestim.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;- El-Kelbî'nin sahabe hakkındaki eksikliklerle ilgili olarak rivayet ettikleri haberler ikiye ayrılır.&lt;br /&gt;--&gt; Birincisi: ya hepsi yalandır. Veya haberleri zemme götürecek kadar tahrif etmiştir. Sahabe hakkında rivayet edilen eksikliklerin çoğu bu tip haberlerin neticesidir. Bu haberlerin çoğunu da yalancılıkla tanınan yalancılar nakletmişlerdir. Ebu Mihnef Lut b. Yahya ve Hişam b. Muhammed b. Es-Sâib el-Kelbî gibi. Bunun içindir ki kendisine reddiye yapılan râfizî, Hişam el-Kelbî'nin eserleriyle delil getirmeye kalkışıyor. Halbuki Hişam insanların en yalancısı olan bir şiîdir. Babasından ve Ebu Mihnef'ten rivayet ediyor ki, her ikisi de terkedilmiş yalancılardır.&lt;br /&gt;--&gt; Ahmed b. Hanbel, Hişam el-Kelbî hakkında şöyle diyor: “İlim ve söz sahibi olan bir kimsenin ondan hadis naklettiğini zannetmiyorum.”&lt;br /&gt;--&gt; Dârekutnî onun için “Metruktür.” diyor.&lt;br /&gt;--&gt; İbn-i Adiy: “Kendisine fazla seminer verdirilen Hişam'ın güvenilecek hiçbir şeyini bilmiyorum. Babası da yalancıdır,” diyor.&lt;br /&gt;--&gt; El-Leys ve Süleyman et-Teymî'de: “Hişam yalancıdır,” diyorlar.&lt;br /&gt;--&gt; Yahya da hakkında “O bîr şey değildir, yalancı ve değersizdir.” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Hibban da şöyle diyor: “&lt;strong&gt;Hişam el-Kelbî'de yalancılık o kadar açıktır ki diğer vasıflarını ortaya koymaya hacet yoktur&lt;/strong&gt;.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi &lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;İbnü’l-Esir&lt;/strong&gt;’in tarihlerine dikkat ediniz. ravilerinin Ebu Mihnef, Ebu Habbab el-Kelbî. olduğunu göreceksiniz. Olayın sonunda İbni Kesir’in şunu dediğini de göreceksiniz. &lt;em&gt;“&lt;strong&gt;Fakat bu rivayet sahih değildir. Doğrusunu Allah bilir&lt;/strong&gt;”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde İbni Kesir sonradan &lt;strong&gt;Beyhaki&lt;/strong&gt;’nin rivayetini vererek şunları söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyhaki nin, "&lt;strong&gt;Delail&lt;/strong&gt;" adlı eserinde naklettiği hadise göre: Süveyd b. Gafle'den şöyle rivayet edilmiştir: Fırat kıyısında Ali ile beraber yürü&amp;shy;mekteydim. Ali, Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu söyledi: &lt;em&gt;“Doğrusu İsrail oğullan anlaşmazlığa düştüler. Anlaşmazlıkları devam etti. Nihayet iki hakem tayin ettiler. Bu hakemler sapıttılar ve başkalarını da saptırdılar. Doğrusu bu ümmet, anlaşmazlığa düşecek&amp;shy;tir. Anlaşmazlıkları devam edecektir. Nihayet iki hakem tayin edecek&amp;shy;lerdir. Bu hakemler sapıtacaklar ve kendilerine uyanları da saptıracaklardır."&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu münker bir hadistir, uydurmadır. Doğusunu Allah bilir. Çünkü bu hadis, Hz. Ali tarafından bilinen bir hadis olsaydı, o hakemlerin tayi&amp;shy;nine muvafakat etmezdi ki, onlar insanların saptırılmasına sebebiyet vermesinler.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;-----------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar olan bölümde olayı anlatan ravilere yüzeysel bir bakış gerçekleştirdik. Belki biraz uzun oldu ama en azından mangalda kül bırakmayan bazı yazarlarımızın konuya ne kadar vakıf oldukları buradan ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah nasip ederse yarın konu hakkında diğer problemlere bakacağız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1886030964798724333?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1886030964798724333/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1886030964798724333' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1886030964798724333'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1886030964798724333'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hakem-olay-ravi-incelenmesi.html' title='Hakem Olayı: Ravi İncelenmesi'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8502617275285448526</id><published>2007-07-16T09:19:00.000+03:00</published><updated>2007-07-16T09:22:30.817+03:00</updated><title type='text'>Hatıram-3: Çıkarken Selam</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın hem bilgi sahibi olması, hem de iş yaptığı sahada uzman olması kadar topluma faydalı bir şey yoktur. Her kim ki yaptığı işi hakkı ile biliyor ve o iş hakkında herhangi bir tereddüdü yoksa, sürekli kendini işinde geliştiriyorsa, bu o toplum için en mükemmel şeydir. Ancak maalesef günümüzde işinde uzman olmak yerine, en kolay yoldan maddi gelir elde etmeye çalışmak hastalığı vardır. Hem işinde bilgi sahibi olmayacak, hem uzman olmayacak hem de öğrenmek için herhangi bir çaba sarf etmeyecek ama lüks bir hayat yaşayacak. Gerçi toplumumuz bu tiplerle dolu. Yani hem cahil, hem maddi imkanlara sahip. Maalesef “Yaratıcının Kuralları”nın geçerli olmadığı toplumlarda bu tip adaletsizlikler hep gündemdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşinde uzman ve bilgi sahibi olanlar, bir de “Yaratıcısına İbadet” noktasında hassas ise o zaman her şey tam olarak yolunda demektir. Orada gösteriş, hırs, kibir, safsata kolay kolay bulunmaz. Hak sahibine teslim edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça, Tecvit ve Ezber dersleri almaya devam ederken hocamın yanına hem girişte hem de çıkışta adetim üzere selam veriyor ve yüzüm hocama dönük olarak çıkıyordum. Ancak her nedense çıkışta verdiğim selamları hocam ya duymuyor ya da bildiği başka bir şey vardı ki bazen el hareketi ile “Selametle” diyiveriyormuş gibi davranıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün derste sadece ben vardım. Ders bitti ve ben çıkacak iken dedi ki (şive kullanmadan anlatacağım);&lt;br /&gt;-         Söyle bana, sen çıkarken de sürekli selam veriyorsun, bunu sürekli yapıyorsun, Neden?&lt;br /&gt;-         Bu konuda hadisler var hocam, ben böyle biliyordum.&lt;br /&gt;-         Biz büyüklerimizden böyle bir şey duymadık hiç.&lt;br /&gt;-         Yarın nasip olursa ben okuduğum kaynaklardan yazarak getireyim mi hocam?&lt;br /&gt;-         Evet, getir bakalım, nerelerde varmış bu hadisler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şaşırmıştım. Nasıl olur da koskoca hoca bunu bilmezdi. Hayret verecek bir durumdu. Çok daha sonraları normal karşılamaya başladım. Hocamın yanına gelip giden bir çok insan bunu yapmıyordu. Ama benim çevremde, gençler arasında çok yaygındı bu durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan yıllar geçtiğinde, kitapçılar çarşısında başıma bir olay gelmişti. Günümüz İlahiyat Profesörlerinden birisi de başka bir konuda aynı ifadeyi kullanmıştı. Enteresandır o da Çaykaralı idi. Belki daha sonra bu olayı da anlatırım, çünkü önemli bir konu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki, çevre çok önemli idi. Biz gençler arasında çok yaygın olan bu hadise başka çevrelerde yoktu. Daha çocukluk zamanlarımda, ilkokul 4 veya 5. sınıfa giderken, Rahmetli annem, Mustafa ağabeyim ve ben Trabzon’a gitmiştik fındık zamanında. Mustafa ağabeyim ile Trabzon’da bir eve uğramıştık. Orada kısa bir süre kaldık, Bursa’dan o şahıslara iletilmesi üzere bir haber getirmişti ağabeyim. İçeri girdik. Yerde yuvarlak masalar var ve bu masalarda camlar var, alttan da ışık vuruyor, böylece kişi yazıyı daha net görüyor ve yazabiliyordu. Daha sonra bu Müslümanlar hakkında çok bilgim oldu. İlk defa o zaman fark etmiştim, çıkarken Mustafa ağabeyim bizi kapıya kadar uğurlayan şahsa “Es Selamu Aleyküm” demiş ve karşı tarafta “Ve Aleyküm Selam ve Rahmetullah” diyerek selama karşılık vermişti. O zaman  öğrenmiştim, çıkarken de selam verildiğini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevrem çok zamanlar garip karşılasa da odur budur bir yerden ayrılırken ya da şimdiler de bir telefon görüşmesinin sonunda da hep selam veririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, eve geldim. Hemen hatırladığım kaynaklara baktım. Hafızam beni yanıltmıyordu. İbni Kesir’in tefsirinde ve Tirmizi’nin Süneni’nde vardı bu konu hakkında bilgi. Hemen Tirmizi’deki rivayetin Arapça’sını da yazarak kaydettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün derse gittim. Selam verdim ve oturdum. Elimdeki kağıdı hocama uzattım. Allah gani gani rahmet eylesin, yine bir güzel tavrını gördüm orada o güzel insanın. Gözlüklerini taktı. Arkasında silgi olan kalemi ile yazarken yaptığım bir hareke hatasını sildi ve doğrusunu yazdı. Kafasını hafifçe salladı. Küçük bir defteri vardı. Ara sıra o deftere bir şeyler yazdığını ve yine o defterden bir şeyler okuduğunu görürdüm. Bu defa benim getirdiğim hadisi defterine kaydetmişti. Çok heyecanlanmıştım. Bu benim için inanılmaz bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlüklerini hafifçe burnun üzerine kaydırdı ve tebessüm ederek, ilk karşılaştığımda söylediği cümleyi tekrar etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ula, sen derin hocalardansun demek ki.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu tavra hayran kalmıştım. Bir tarafta 19-20 yaşında bir genç, diğer tarafta 80’in üzerine bir İlim sahibi. Hiç tereddüt etmeden, itiraz etmeden bilmediğini alıyor ve kaydediyor. İşte o zaman tekrar şu rivayetin sırrına mahzar oldum. “Hikmetli! söz, müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa almaya en çok hak sahibidir." (İbni Mace, Kitabu’z-Zühd, Bab:15, Hadis: 4169)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*******************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam konusunda çok söylenecek söz var. Gerçi bu konu hakkında hemen herkes bir bilgiye sahiptir. Ben de kısaca hızlı bazı bilgileri vermek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabbimiz, Kur’an’da şöyle buyuruyor;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan &lt;em&gt;daha güzeliyle selam verin&lt;/em&gt; ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.&lt;/strong&gt;” (Nisa Suresi, 86)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daha güzeli ile selamlamak” diyor rabbimiz. En azından aynı ile selam vermemizi istiyor. Selama karşılık vermeyenlerin İslam veya Müslüman ile bir sorunu var demektir. Çünkü rabbimizin bu emri kesindir. Selam almak “vacip” olan bir İslam şiarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam vermek konusunda Abdullah ibni Abbas ve en-Nehai “sünnettir” demişlerdir. Bu görüş ekseriyetle ulemanın ittifak ettiği bir konudur. Ancak yine bütün ulemanın ittifak ettiği bir konu selamı almanın “vacip” oluşudur. Vacip ameli farz demektir biz de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki selamın daha güzeli nasıl olur?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ebu Hureyre der ki; Resulü Ekrem (sav) şöyle dedi;&lt;br /&gt;“- Allah, Âdem (as)’i boyu altmış zira’ (dirsekle parmak uçları boyu hesabıyla altmış arşın) olarak yarattı. Ona dedi ki, şu oturmakta olan melekler topluluğuna git de selâm ver; sonra sana ne cevap vereceklerini dinle. Çünkü bu selâm senin ve senin neslinin selamlaşma şeklidir. Âdem de:&lt;br /&gt;- Esselâmu aleyküm, dedi. Melekler ise:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Esselâmu Aleyke ve rahmetullahi, diyerek ona ve rahmetullahi sözünü ziyade yaptılar. Cennete her girecek olan Âdem’in suretinde (en güzel şekilde) girecektir. Bu ana kadar da insanların yaratılışı noksanlaşa gelmiştir. (Boy, güzellik ve bünye bakımından...) (Sahihi Buhari, Kitâbu'l-İsti’zân, Bab:1 Hadis:1 ; Sahihi Müslim, Kitabu’l-Cennet, Bab:11, Hadis: 28- (2841))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Buhari’nin Edebu’l-Müfredi’nden hatırada anlattığım konu hakkında rivayetleri de aktarmış olayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Meclise Geldiği Vakit Selam Vermek&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;“Biriniz meclise gelince selam versin. Döneceği zaman da selam versin. Zira sonraki selam, öncekinden daha gerekli değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Meclisten Kalktığı Vakit Selam Vermek&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;“Müslüman meclise girdiği zaman selam versin. Şayet kendisine oturmak zuhur ederse otursun. Ardından ona kalkmak zuhur ederse, meclisten ayrılmadan evvel selam versin. Zira önceki selam sonrakinden daha gerekli değildir.” (yani ikisi de gereklidir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi selam konusu hakkında bir çok başlık ve rivayet var. Ben şimdilik bu kadarı ile yetiniyor ve “&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;Es selamu Aleyküm ve Rahmetullah&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;” demekten de kendimi alıkoyamıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8502617275285448526?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8502617275285448526/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8502617275285448526' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8502617275285448526'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8502617275285448526'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hatram-3-karken-selam.html' title='Hatıram-3: Çıkarken Selam'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-6519945571073719978</id><published>2007-07-15T08:54:00.000+03:00</published><updated>2007-08-05T13:04:55.023+03:00</updated><title type='text'>Hatıram-2: Delikten Isırılma</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Derslere başlama faslını hızlı geçiyorum. Hocam beni kabul etmiş, bir emsile kitabı almamı istemişti. “Subhaneke”den başlamak kaydı ile ezber yaptırıyor ve kıraatimi kontrol ediyor ve bir de meşhur Karabaş Tecvidi (Osmanlıca) kitabından da tecvit kaidelerini öğretiyordu. Yani anlaşılan o ki, her ders 3 değişik koldan ilerliyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben evden çıkmadan, derse giderken bazen Hocam’ı arar bir ihtiyacı olup olmadığını sorardım. Ekseriyetle bir ihtiyacı olmazdı. Sadece Çekirge-Armutlu meydanında “Sütlü Ekmek” satılıyordu, ondan bir adet isterdi. (Bu ihtiyaç konusuna tekrar döneceğim.) Ben de yolumun üzerinden alır giderdim. Böyle bir gün tekrar aradığımda yaklaşık bir ay kadar derse gelmememi söylemişti. Ayrıca arkadaşlarıma da bunu iletmememi istemiş ancak nedenini bildirmemişti. Elbette ben de soramazdım. Bazen hava değişimi için havası iyi olan semtlere gidiyor ve dinleniyordu. Yine öyle bir şey oldu diye düşündüm. Nihayet Muhammed Kutbay ile karşılaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hoca bir ay kadar derse gitmemizi istemiyor.&lt;br /&gt;- Evet, biliyorum.&lt;br /&gt;- Nereden biliyorsun?&lt;br /&gt;- Dün babam oradaydı, o söyledi.&lt;br /&gt;- Hayırdır, mesele ne imiş, ondan malumatın var mı?&lt;br /&gt;- Biliyorum tabi.&lt;br /&gt;- Yahu söylesene, çatlatma adamı.&lt;br /&gt;- Hocanın oğullarından birisi, hocayı tıraş etmiş. Ama sakallarını tıraş ederken derinden almış. Hoca bu duruma çok kızmış ve kısa sakalla insanların yanına çıkmaya utanıyor.&lt;br /&gt;- Vay canına!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80 küsur yaşında bir adam. Kim ona ne diyebilir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bir-iki ay geçti, biz yine derslere başladık. Arada bir hocamızın hastalanması bizim imtihanların sıkıştırması derken ağır aksak ilerliyorduk. Belki aradan birkaç ay geçmişti. Biz bir gün Hüseyin adındaki bir arkadaşımla derse gitmiştik. Hocanın yanında 50 yaşlarında birisi vardı. Onunla konuşuyorlardı. Sonra hocam bizi aynı salonda bulunan kütüphane çekmecesinin yanına çağırdı. Kendisi oda kapısına arkası dönük oturuyor, ben ise tam karşısında, yüzüm kapıya dönük oturuyordum. Hüseyin ve diğer şahıs da aramızda idi. Hoca çekmecelerden birini açtı. Çekmecede bir sürü ilaç vardı. Ona alıyorlardı ilaçları ama o kullanmıyordu. Ekseriyetle doğal yaşamayı seviyordu. İlaçları tek tek bana uzatarak tarihlerine bakmamı istiyordu. Eğer tarihi geçmişse çöpe atıyordu, geçmemişse yanımızdaki o şahsa veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz böyle ilaçlara bakarken, oda (salon) kapısında bir anda çocuğu belirdi. Çocuk derken yanlış anlaşılmasın, yaşlı başlı adam o da. Mesleği avukatlık imiş. Bizimle pek muhabbet etmezdi. Zaten tanımazdı da bizi. Kapının yanından hocaya seslenerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Baba hadi gelmiyor musun?&lt;br /&gt;- Ne oldi? Niye gelecemişim?&lt;br /&gt;- Baba hani tıraş olacaktın, sakallarını kırpacaktık ya.&lt;br /&gt;- Oooo, oni boş ver sen.&lt;br /&gt;- Niye baba?&lt;br /&gt;- Bir Müslüman bir telukten (delikten) bi tefa ısırulur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ikisi de bana dönük olduğu için ben ikisinin de yüzünü görüyordum. Hocamda muzip bir adam edası vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ama biz yılan değiliz değil mi baba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocam kafasını kaldırarak bize sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Pen oğa yılan mi dedum, teluk dedum, teluuuk, ula akrep da olur. Oyle deyul mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocanın çocuğu biraz kızmış ve biraz da bozulmuş olarak gitti. Hoca hiçbir şey olmamış gibi ilaçları kontrole devam etti. Ama ben maalesef orada koptum. Bu nasıl hız, bu nasıl bir hazır cevaplık? Şaşırmadım değil ama güldüğümü belli etmemek için bir o yana bir buya yatıp duruyorum. Hocam bizim şivemizde konuşuyor. Ben rahat anlıyorum hem mantığını hem de söylediklerini. Anlamayanlar ise bana bakıp hayret ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki size garip gelebilir, belki siz bu olaydan bir ders, hisse çıkartamamış olabilirsiniz. Ben çıkarttığım bir çok hissenin yanında olayı bir de şuraya bağlamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bence olaya doğru ve geniş açıdan bir bakış vardır. Hatırlarsanız daha önceki yazılarımda, günlük hayatta yanlış kullanılan bazı kelime ve tabirler üzerinde durmuştum. ("Dilimiz, Anlayışımız ve Biz" yazıları) Burada da sanki aynı durum söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocam her ne kadar “delik” ifadesini kullansa da, oğlu bunu “yılan deliği” olarak algılamıştır. Nitekim hadisleri tercüme eden bilgi sahibi insanlar da bu konuda aynı duruma düşmüşlerdir. Bu aslında çok yanlış olmamakla beraber ya da benim ulaşamadığım bir bilgiden dolayı böyle olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahihi Buhari’de Kitabu’l-Edeb, Bab:83, Hadis:158&lt;br /&gt;Edubu’l-Müfred, İmam Buhari, Hadis: 618&lt;br /&gt;Sahihi Müslim, Bab:12, Hadis: 63 (2998) &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;لآ يُلْدَعُ الموًمِنُ مانْ جُحْرٍ مَرَّتَيُنِ&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Mümin bir delikten iki defa sokulmaz (ısırılmaz)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Cuhr" kelimesi delik manasına gelir. Özellikle yılan deliği olarak belirtilmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayette bulunan “La Yuldegu” ifadesindeki “Yuldegu” eğer “Le-De-Ge” kökünden ise El-Beyan yazarına göre “birini akrep veya yılan sokmak (soktu)” manasına gelir. Ancak bu fiil malum değil, meçhuldür. Dolayısı ile Meçhul Fiilin mazisi “Lu-Di-Ga”, Muzarisi ise “Yu-L-De-Gu” şeklinde gelir ve mazisi “sokuldu”, muzarisi ise “sokulur” manasına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meçhul, Muzari Fiil’in başına Nefy (olumsuzluk) edatı olan “La” geldiğinde kelime “La-Yu-L-De-Gu” olur ve bu defa manası “Sokulmaz” şekline döner. Hadisi Müslim şerhinde merhum Ahmet Davudoğlu şu şekilde açıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;“Mü'min Bir Delikten İki Defa Isırılmaz” Hadisi Babı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;63- (2998)&lt;/strong&gt; Bize Kuteyue b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, Ukayl'dan, o da Zühri'den, o da İbnû Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sav) 'den naklen rivayet etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Mü'min, bir delikten iki defa ısırılmaz.» buyurmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(...)&lt;/strong&gt; Bana bu hadîsi Ebû't-Tâhir ile Harmele b. Yahya da rivayet et&amp;shy;tiler. (Dediler ki) : Bize İbnû Vehb Yûnus'dan naklen haher verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana Züheyr b. Harb île Muhammed b. Hatim dahi rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ya'kub b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbnû Şihâb'ın kardeşi oğlu, amcasından, o da İbnû Müseyyeb'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sav) 'den naklen hu hadîsin mislini rivayet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hadîsi Buhârî «Kitâbu'l-Edeb»'de tahric etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadîs-i şerif «yûldegu» fiilinin nehy şekliyle de rivayet olunmuştur. Bu takdirde mânâ: «Mü'min, bir delikten iki defa ısırılmamalıdır.» demek olur. Her iki rivayete göre de, hadisten murad; aklı başında bir mü'minin gafil avlanmaması ve tekrar tekrar aldanmaması lâzım geldiğine tembihtir. Bâzıları bundan dünya umuru hakkında değil, âhiret umuru hakkında aldanmaması kastedildiğini söylemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadîsin meşhur bir sebebi vardır: Resûlüllah (sav) Bedir harbinde Ebû İzze namındaki şâiri esir almış ve kendisine minnette bulunarak serbest bırakmış. Müslümanlar aleyhine kimseyi kışkırtmayacağına ve kendisini hicvetmeyeceğine ondan söz almıştı. Fakat Ebû Izze kavminin yanına varınca sözünde durmamış, kışkırtma ve hicivlerine tekrar başlamıştır. Bilâhare Uhud harbinde yine Müslümanların eline esir düşerek minnet dilemiş, Resûlüllah (sav) de :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«Mü'min, bir delikten iki defa ısırılmaz.» buyurmuştur. Bu sebep hadîsin nehy şeklindeki rivayetini zayıflatır.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak denilebilir ki, Müslüman oldukça uyanık olmalıdır. Nitekim biz tarihimiz boyunca büyük kahramanlıklar göstermiş bir millet iken, her ne olmuşsa sulh zamanlarında ve masa başında, kazandıklarımızı fazlası ile geri vermişiz. Can vermiş, kan dökmüş olan atalarımız son dönem tarihlerde her nedense masa başında neden hezimete uğramıştır? Bu üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir konudur. Ben buradan şunu çıkartıyorum. Demek ki savaşan atalarımızla, masa başında imza atanlar aynı fikre, aynı dine ve aynı imana sahip değillerdi. Yoksa canla, malla, kanla kazanılan değerler bu kadar kolay teslim edilemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki neden son yüzyıllarda hep bu hikaye tekerrür etmiştir. İşte yine burada aynı sorun yatmaktadır. Hani hatırlarsanız 13.05.2007 tarihli “&lt;strong&gt;Aksakallı Dedeler&lt;/strong&gt;” yazımda bir olay nakletmiştim. Yazıyı tekrar gözden geçirdiğinizde Aksakallı Dedelerimizin aslında hatalı olduklarını ve sürekli olarak aynı yerden ısırıldıklarını, sokulduklarını görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde mümin uyanık olacak ve bir delikten iki defa ısırılmayacak. Hem yılana, hem akrebe hem de ısırıcı başka bir hayvan ya da haşaratın deliğine elini sokmayacak. Bilmediği şeyin ardına düşmeyecek. Savaşmadan, mücadele etmeden evvel, bilgi sahibi olacak.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-6519945571073719978?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/6519945571073719978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=6519945571073719978' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6519945571073719978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6519945571073719978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hatram-2-delikten-isrlma.html' title='Hatıram-2: Delikten Isırılma'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-6652816151398270997</id><published>2007-07-14T01:22:00.000+03:00</published><updated>2007-07-13T22:26:21.123+03:00</updated><title type='text'>Hatıram-1: Arapça Öğrenme Hevesim</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Üniversite yıllarımdı.1988-1989 civarı. Yabancı dil öğrenmek istiyordum ama tercihimi Arapça’dan yana yapmıştım. Bir arkadaşım Halk Eğitim’in açtığı bir kurstan bahsetmişti. “Birlikte gidelim mi?” dedi. Ben de mal bulmuş mağribi misali hemen atladım tabi. “Gidelim elbette” dedim. Okulumuz malum, şehre 20 km uzaklıkta, Görükle Kampüsü’ndeydi. Ben saat 17:30 civarı okuldan şehre geliyordum. Kış dönemi olduğu için de Akşam namazını kılıp hemen Setbaşı’ndaki Dörtçelik ilkokulunda açılan kursa yetişiyordum. Arkadaş ile sınıfta buluşuyorduk. Yaklaşık 1 ay devam ettim bu kursa. Bir şey öğrenmedim dersem yalan olur. Irak’tan gelmiş bir öğretmen vardı. Adını halen hatırlıyorum; İbrahim Nizamettinoğlu. Sağ olsun çok da güzel bilgiler verdi. İlk olarak Arapça öğrenmeye başlamam burada oldu. Ama sınavların başlaması maalesef benim bu “Pratik Arapça Öğrenme” çabamı bitirdi. “Ma haza”, “Haza Kitabun”, “Ena etekellemu’l-lugati’l-arabiyye velakin kalil ya ahi” cümlelerini öğrenmiştim. Okulda Cezayirli bir arkadaşa bu cümleyi kurduğumda, bir daha benimle konuşmadı. İbrahim Bey muziplik olsun diye bu cümleyi bize öğretmişti. Çünkü bu uzun cümlede şunu söylüyorduk. “Ben Arapça konuşabiliyorum lakin biraz (konuşabiliyorum)” Bu cümleyi söylüyorsunuz ama kurduğunuz cümle fasih, edebi. Halk dilinde değil. Halen terennüm ederim bu sözü ara ara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan bir yıl falan geçmişti. Bir mahalle arkadaşım, elinde karmakarışık bir kitaptan tıkır tıkır bir şey okuyordu. Bu arkadaşım Trabzon-Çaykara’dandı. Sizin anlayacağınız “Laz”dı. Dil bilenlerdendi. Oysa biz de Trabzonluyuz ama “Laz” değiliz. Lazlık ayrı bir olay. Onlar ayrı bir kavim. Gerçi hem kendileri hem de dilleri çokça asimile olmuş. Her ne kadar başkaları “Doğu Karadenizli” olan herkese “Laz” deseler de, durum öyle değil. Hele hele Trabzon’da Of, Çaykara haricinde “Laz” bulmak çok zordur. Lazlar genelde Rize ve Artvin’de bulunur. Of-Çaykara da zaten Trabzon’un Rize’ye yakın bölümüdür. Hatta eğer elinizin altında bir yerde Birinci Meclise ait kayıtlar varsa olayı hemen anlayacaksınız. Mesela bakarsanız milletvekillerine “Trabzon Milletvekili” diye geçerken bir de “Lazistan Milletvekilleri” vardır. Bilmeyenler bu iki milletvekillerini aynı zanneder ama öyle değildir. “Lazistan” denen yer aslında o zamanlar “Lazistan Sancağı” olarak geçer. Rize, Artvin ve Gürcistan’ın bir kısmını içine alırdı (Rus işgaline kadar). Neyse bu konu uzundur. Belki ileri de ciddiyetle üzerinde durur ve anlatırım. Konuyu nasıl da dağıttım :) Toparlayayım hemen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu arkadaşım “Muhammed Kutbay”, yine kendisi gibi Çaykaralı bir Hoca’dan Arapça eğitimi aldığını söyledi. Çok meraklandım. Ne biçim iş, karma karış yazıları okuyor. Tamam biz de Kur’an okuyoruz ama, yazılar çok güzel, kitap çok sade. Ama bunun kitaplarından anlayana aşk olsun. Bir kutu içerisinde sağdan sola yazılmış Arapça yazılar var ama, kenarlarında çaprazlama yazılmış bir sürü yine Arapça, Osmanlıca yazılar var. Gözüm korkmuştu. Arkadaşı bir anda gözümde büyüttüm. “Bunları okuyup, ezberleyip tercüme ediyorsa, bu büyük adam olmuş” diye geçirdim içimden. Her zaman ki gibi “Ben asla yapamam” tedirginliği kaplamıştı her yanımı. Yine de, bilmediğimi, öğrenme azmi olsa gerek ki, “Şişşşt Muhammed, ben de geliyim mi?” diyiverdim. “Gel abi, sen bilirsin. Bugün hoca ile görüp konuşursun, kabul edersen de yarın başlarsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an şaşırmıştım. Ne yani bu kadar  kolay mı olacaktı? Bugün gidip tanışacağım. Yarın ise hemen başlayacağım. “Uff be. Tam benlik bir olay” dedim. Ne bir resmi prosedür, ne alengirli işler, hiç birisi yok. Tanış ve başla. İşte böyle olmalı öğretim olayı. “Selamun Aleyküm”, “ve Aleyküm Selam”, “Hadi, oku bakalım” diyerek başlamalı. Bayılıyorum böyle işlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün Muhammed Kutbay ile beraber yürümeye başladık. Dikkaldırım’dan Çekirgeye oradan da Selvili Cadde’ye kadar yürüdük (tahmini 1,5 km ancak bayır yukarı). Daha sonra 2-3 ay kadar her gün ben bu yolu hep yürüdüm. Cuma günleri hariç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, binaya geldik. Bir apartmanın en üst katı ve bir alt katı “Hocamız”a aitti. Üst katta evi vardı. Alt katı ise misafirhane ve gelen giden talebeleri okuttuğu yerdi. İçeri girdik, selam verdik. Aman Allah’ım anlatamam, gördüklerimi. Böyle bir şey olamazdı. Bu ne sevimli bir adam. İnsanın yanaklarından ısırası gelir. Tam hayalimdeki “Hoca” manzarası. Belli ki yeni abdest almış. Gömleğinin kolları halen yuvarı doğru sıvanmış duruyor. Bir elinde küçük bir tarak ve bembeyaz sakallarını tarıyor çek yatın üzerine ilişmiş bir vaziyette. Selamımızı aldı bir tebessümle. Gittiğimiz 3 arkadaştan sadece sakalları olan bendim. Kendi sakallarını da sıvazlayarak şöyle dedi tam bir Karadeniz şivesi ile;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Sakallı cennete girmez evliya olsa, sakalsız cennete girer velev eşkıya olsa,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve peşinden hemen ekledi bize hitaben,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Diyin bakayım ne dedum ben? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya biraz vakıf olduğum için ben cevap verdim. Heyecanımdan dolayı da ilk gelişim olduğunu unuttum tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Cennete sakalsız girileceğini söylemek istediniz, Hocam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen yanımdakilere baktı ve görülmesi pek nadir bir hoş tavırla&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Ula, habu derin hocalardan midur? Heman da bildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tatlı bir eda ile ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Hoş keldunuz, oturum bakayim. Ben bir namaz kılayim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu ben nereden bileyim böyle bir adam var, hem de yanı başımızda. İçimden muhasebe yapıyordum. Bırak ders almayı, ben sırf seyretmeye ve dinlemeye gelirim buraya. Bu ortamı bulmak ne mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoca namazını kıldı ve rahlesinin (sehpa) başına oturdu. Ben de yerde, koltuğa yaslanarak oturuyorum, arkadaşlar ise hocanın karşısındalar. Kitapları açtılar ve okumaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte benim kısa Arapça öğrenme serüvenim böyle başladı. Nasip olursa yarın ve sonraki birkaç gün boyunca Hocam ile aramızda geçen, bana göre bazı kayda değer olayları anlatıp yorumlayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Hocam hakkında kısa bir bilgi vereyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon , Çaykaralı olup Çaykara Eski Müftüsü Hacı Yusuf Bilgin olarak bilinir. Ben kendisiyle tanıştığımda 80-82 yaşları civarında idi. Eski talebelerinin söylediklerine göre 4000 üzerinde öğrenci yetiştirmiş. Ben bunlardan 60 yaşlarında olanları, müftü, hoca olanları gördüm. Merhum Hasan Yavuz Hoca’dan ders aldığını söylerdi. Hayatına ilişkin bilgileri tam olarak toplamadım. Nasip olursa bir gün toplayacağım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-6652816151398270997?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/6652816151398270997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=6652816151398270997' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6652816151398270997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6652816151398270997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hatram-1-arapa-renme-hevesim.html' title='Hatıram-1: Arapça Öğrenme Hevesim'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7733015705075235764</id><published>2007-07-13T09:20:00.000+03:00</published><updated>2007-07-13T09:26:26.066+03:00</updated><title type='text'>Çin - Sin Hadisi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Doğrusunu isterseniz çok da önemli bir noktaya varamadım. Hatta araştırmayı yarıda bile bıraktım diyebilirim. Çünkü "Çin-Sin" hakkında bilgi bulmak kolay değil. Ama neler olduğunu anlatayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayet hakkında kimlerin bilgisi vardır diye yakınlarıma telefon açtım. Aldığım en güzel haber bu rivayetlerin &lt;strong&gt;Ali el-Kari&lt;/strong&gt;’nin ve &lt;strong&gt;İmam eş-Şevkani&lt;/strong&gt;’nin &lt;strong&gt;Mevzuatları&lt;/strong&gt; (uydurma Hadisler)’nda olduğuna dair bilgi idi. Kitaplar maalesef bende yoktu. İbni Battuta’nın Seyahatnamesi’ni Bursa’dan temin ettiğim gün, aynı zamanda İstanbul’daki arkadaşlardan da bu kitapları istirham ettim. Sağ olsunlar, bir gün sonra adresime kargo ile gönderdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya çok hızlı bakmamdan olacak ya da olmadığından olacak ki ben Ali- el-Kari’nin mevzuatında bulamadım. Ama &lt;strong&gt;eş-Şevkani’nin 16. Bölümü&lt;/strong&gt; olan “&lt;strong&gt;Faziletler Kitabı&lt;/strong&gt;”nda ilk rivayet olarak ele alınan rivayet ve açıklaması şöyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“İlim Çin’de de olsa arayın (talep edin). Zira ilmi talep etmek her Müslüman’a farzdır.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;El_Ukayli bunu rivayet etmiştir.. İbni Adiy, Enes’ten “merfu” olarak rivayet eder. İbni Hibban dedi ki; “Bu batıldır, aslı yoktur.” İsnadında Ebu Atike vardır. O hadisi kabul edilmeyen bir kimsedir.” Devamla dedi ki; “et-Tirmizi ondan hadis rivayet etti.” El-Beyhaki bu hadisi, Şuabu’l-İman’da riayet etmiştir.İbni Abdilberr ise Kitabu’l-İlm’de bunu rivayet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Muhatasar’da bunu, İbni Mace ve Ahmed’in rivayet ettiği söylenir. El-Beyhaki (onun lafzı meşhurdur) rivayet etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün isnatları zayıftır. İbnu’l Cevzi bunu el-Mevduat’ta rivayet eder.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Eğer siz de benim gibi &lt;strong&gt;ibnu’l Cevzi&lt;/strong&gt; ile &lt;strong&gt;İbni Kayyim el-Cevzi&lt;/strong&gt; isimlerini bir an karıştırırsanız bir tane daha mevzu hadisler ile ilgili kitabınız olur. Gerçi fena da olmaz. İmam Şevkani’nin en son olarak bahsettiği İbnu’l Cevzi’nin mevzuatı yerine İbni Kayyim el-Cevzi’nin mevzuatını sipariş ettim. Geldi, tek tek baktım. Onda da konu hakkında bilgi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar “Çin” içinde geçen cümleye rastlayamadı isem de, ikinci cümle olan “ilmi talep etmek her Müslüman’a farzdır” cümlesinin başka hadis kaynaklarında olduğunu biliyordum. Mesela &lt;strong&gt;İbni Mace&lt;/strong&gt;’nin &lt;strong&gt;Mukaddime&lt;/strong&gt; bölümünde &lt;strong&gt;17. bab&lt;/strong&gt; da bu tür rivayetler vardır. Hatta bu cümle birebir olarak geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“&lt;strong&gt;İlim talep etmek her Müslüman üzerine farzdır.&lt;/strong&gt; Ehil olmayan insanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan adama benzer”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Nevevi “Bu hadis senet bakımından zayıf ve mana bakımından sahihtir” demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıf olmasının nedenine gelince, ravi zincirinde bulunan “Hafs bin Süleyman’ın zayıflığıdır” denilmiştir. Dikkat edilirse İbni Mace’de de rivayetin devamı fazlalıktır. Ancak&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;طلب العلم فريظة على كلّ مسلمٍ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“İlim talep etmek her Müslüman üzerine farzdır” kısmı başka rivayetler ile desteklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde bulunan Hadis Mu’cem’ini araştırdığımda rivayetin ilk bölümünü içeren bir hadise rastlayamadım.  (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mu’cem dediğim, Kütüb-i Tis’a (Dokuz Hadis Kitabı)’nın fihristidir.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında geçen bir rivayeti daha aktarayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tirmizi, İlim Kitabı, Bab:2&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;2646- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Her kim din ilmini tahsil için yola koyulur ve her sebebe başvurursa Allah Cennete varan yolu onun için kolaylaştırır.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Müslim, Zikir: 17; Ebû Dâvûd, Salat: 27) Tirmizî: Bu hadis hasendir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2647- Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Her kim dini ilimleri tahsil için yola koyulursa dönünceye kadar Allah yolunda cihâdda cihâd etmiş gibidir.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;”  &lt;span style="font-size:85%;"&gt;Tirmizî: Bu hadis hasen garibtir. Bazıları bu hadisi merfu olmaksızın rivâyet etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2648- Sahbere (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Her kim dini ilim tahsili için yola koyulur ve tüm sebeplere sarılarak ilim öğrenirse bu yaptığı iş geçmiş günahlarına keffâret olur.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;” (&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Dârimî, Mukaddime: 6) Tirmizî: Bu hadisin isnadı zayıftır. Hadisin râvîlerinden Ebû Dâvûd zayıf görülmüştür. Abdullah b. Sahbere ve babasından da hadis konusunda fazla bir rivâyeti bilinmiyor. Ebû Dâvûd’un ismi Nüfey’ olup A’madır. İlim adamlarından pek çok kişi ve Katâde kendisiyle konuşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Konuyu çok fazla uzatmadan sonuca gitmek gerekirse, “İlim talep etmek her Müslüman üzerine farzdır” kısmı İmam Nevevi’nin de söylediği gibidir. Hadisin bu kısmı mana bakımından diğer rivayetler ile de birebir mutabıktır. Sadece “Çin” kısmı için durum farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar üzerine şifahi bir şey söylemem gerekirse, bazı yerlerde “AY” için de “Siyn” kelimesi kullanılmaktaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik konu hakkında yazacaklarım bu kadar. Eğer nasip olur da daha geniş araştırma imkanım olur ise elbette edindiğim bilgileri aktarmaya çalışacağım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7733015705075235764?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7733015705075235764/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7733015705075235764' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7733015705075235764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7733015705075235764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/in-sin-hadisi.html' title='Çin - Sin Hadisi'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-282768321922686157</id><published>2007-07-12T07:38:00.000+03:00</published><updated>2007-07-12T08:02:39.054+03:00</updated><title type='text'>Çin - Sin ve İlginç Olay</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Anlatmadan geçemeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“İlim Çin’de de olsa alınız” rivayetini araştırmak için öncelikle “Çin” kelimesini kayaklarda araştırmaya başladım. Bu kelime, Arapça’da “Siyn”, “Sin” olarak geçiyordu. Nihayetinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın İslam Ansiklopedisi’nin “Çin” maddesinde “Sinkelan” kelimesinin geçtiğini gördüm. Alıntıyı, İbni Battuta Seyahatnamesi’nden yapılmıştı ve bende sadece Evliya Çelebi Seyahatnamesi vardı. Kitapçıda dolaşırken İbni Battuta’nın Seyahatnamesi’nden bir iki baskı görmüş fakat ihtiyaç olmaz diye almamıştım. Tabi ekonomik durumlar da her zaman etkili oluyor. Ama en azından böyle bir eserin varlığı ve ulaşabileceğim aklımda idi. Hemen bir arkadaştan istirham ettim ve sağolsun benden tarafa gelirken aldı getirdi. Elbette okumaya başladım. Sabah kahvaltısında İbni Battuta’nın Türkiye seyahatini okudum ve çok etkilendim. Kahvaltıdan hemen sonra ise Çin seyahatine baktım. İslam Ansiklopedisi’ndeki alıntıyı birebir burada gördüm. Araştırdığım hadis noktasında pek işe yaramamıştı ama eskiye seyahat etmek bana bir başka haz vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bunları anlattım?&lt;br /&gt;İbni Battuta’nın Çin gezisini okurken “&lt;strong&gt;İlginç Bir Olay&lt;/strong&gt;” başlığı altında yaşadığı ve ayrıca dinlediği bir olayı anlatıyordu. Ellerinde bu eser olmayanlar için de nakletmek istedim. Şunları anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinkelan’dayken yaşı iki yüzü geçmiş bir ihtiyarın bulunduğunu; yemek yemediğini, su içmediğini, güçlü kuvvetli olmasına rağmen kadınlara yanaşmadığını, kimseyle konuşmadığını ve şehir dışında bir mağarada yaşayarak ömrünü ibadetle geçirdiğini duydum. Mağaraya gittim ihtiyarı kapıda buldum. Bedenen pek arı kuru, üzerinde ibadet nuru, rengi kızıla doğru, sakalsız bir pir-i faniydi. Selam verdim, elimi tuttu, kokladı ve dilmaca (çevirmen, tercüman) dönerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu dünyanın bir ucunda, biz öbür ucundayız” dedi. Sonra ekledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen garip bir şey görmüştün!İçinde tapınak bulunan adaya geldiğin gün; orada putlar arasında oturan ve sana on dinar altın sunan adamı hatırlıyor musun?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet” dedim. Devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte ben oyum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyarın elini öptüm. Bir an düşünceye daldı. Sonra mağaraya girdi ve bir daha yanımıza çıkmadı. Söylediklerinden ötürü pişman olmuştu sanki. İçimize dolan heyecanla mağaraya hücum ettiysek de onu bulamadık. Karşımızda o değil, arkadaşlarından biri vardı şimdi; avucunda balişt denilen kağıt paralardan bir öbekle bize dönerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu misafirliğinizdir, ihtiyaçlarınızı bununla göresiniz” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adamı bekleriz” diye direttikse de şu cevabı verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“On sene dikilseniz de onu göremezsiniz.Adetidir, bir kişi onun sırlarından birini öğrenirse artık ona gözükmez! Ama senin yanında olmadığını sanma, hatta burada beraberindedir belki o!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırdım ve geri döndüm. Olayı kadıya, şeyhülislama ve Evhadüddin Sincari’ye anlattığımda şöyle dediler:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“Adetidir, yabancılardan biri geldiğinde böyle davranır. Kimse onun hangi dinden olduğunu bilmez. Hani siz içeri girdiğinizde onun dostlarından birini gördüğünüzü sanmıştınız ya, o aslında esrarengiz ihtiyarın ta kendisidir!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların anlattığına göre bu ihtiyar adam , elli seneden beri yokmuş ülkede. Döneli henüz bir yıl olmuş. Hükümdarlar, beyler, ileri gelen kimseler hemen ziyaretine koşmuşlar. İhtiyar gelenlere durumlarına uygun armağanlar yağdırıyormuş. Ayrıca her gün huzuruna koşan yoksullara ve dervişlere derecelerine göre bir şeyler dağıtırmış. Oysa yaşadığı mağarada göz dolduracak türden bir şey bulunmazmış! Çok eski zamanlarda meydana gelen hadiseleri haber veren bu ihtiyar, Peygamberimizi (sav) de anar ve şöyle dermiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beraber olsaydım elbet onun yardımına koşardım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adam Halife Ömer bin Hattab ile Ali bin Ebi Talib’i saygıyla anar, onlara övgüler yağdırır ama Muaviye oğlu Yezid’e lanet edermiş. Hatta Muaviye hakkında da ileri geri konuşurmuş. Bu ihtiyarla alakalı çok şey anlattılar bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evhadüddin Sincari bana şunları söyledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O ihtiyarın yanına mağaraya vardım. Elimden tuttuğunda kendimi büyücek bir köşkte hissettim. Başında tacıyla bir tahta kurulmuştu. İki yanında güzel hizmetçiler bulunuyordu, oracıkta bulunan ırmaklara patır patır meyve dökülüyordu. Ben ısırmak için bir elmaya uzanıyordum ki ansızın kendimi tekrar mağarada buldum. İhtiyarın karşısındaydım, bana gülüyordu! Sonra aylarca süren zorlu bir hastalığa yakalandım bir daha onun yanına varamadım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buralılar, ihtiyarın Müslüman olduğuna inanıyorlarsa da namaz kıldığını gören yok. Oruca gelince, sürekli oruçlu bu adam! Kadı bana şunları anlattı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir gün ihtiyara namazdan bahsettim. Bana dönerek: ‘Ne yaptığımı biliyor musun ki? Benim namazım senin namazın gibi değildir!’ dedi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adamla ilgili olayların hepsi enteresan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*********************************&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Battuta’nın anlattıkları buraya kadardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bilmek isteyenler olur. Acaba İbni Battuta hangi tarihlerde yaşamış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicri 17.Recep.703, Miladi 25 Şubat 1304 Fas’ın Tanca şehrinde doğdu. 770/1368’de Tamesna-Merrakeş yargıcı iken vefat etti. Yani Selçuklu’nun bitimi ve Osmanlı’nın başlangıcı zamanlarına denk gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı soruyu tekrar sorayım. Bu olayı neden naklettim?&lt;br /&gt;Çünkü burada önemli bir husus var. İbni Battuta hem yaşıyor, hem yazıyor. Olayı hem kendi yaşamış, yazmış hem de birinci ağızdan farklı şeyler duyarak, dinleyerek yazmış. Kendisi de adamla ilgili her şeyin enteresan olduğunu sonda belirtmiş. Bence de çok ilginç ve ilgi çekici bir hadise. En azından bilgi dağarcığımızda bulunsun istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bazı arkadaşların “Peki, araştırdığınız hadisin sonucunda nereye vardınız?” sözünü duyar gibi oluyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bunu da yarın anlatayım Allah nasip ederse.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-282768321922686157?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/282768321922686157/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=282768321922686157' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/282768321922686157'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/282768321922686157'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/in-sin-ve-ilgin-olay.html' title='Çin - Sin ve İlginç Olay'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7947369569963966357</id><published>2007-07-11T08:31:00.000+03:00</published><updated>2007-07-11T08:48:54.264+03:00</updated><title type='text'>İrhasat: Soru-Cevap</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/olaanst-haller-2-irhasat.html"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Harika Haller-2 (İrhasat)&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;  konusunda Engin Bey’in yaptığı yorum için hazırlanmış bir yazıdır. Bu defa yazıyı tek parça halinde sunuyorum, o nedenle uzun olabilir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Merhaba, &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;Aziz kardeşim,&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;Bu yazdığınız yazıda şöyle bir cümle geçmekte; &lt;/em&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;"Yine süt annesinin evinin yakınında iki beyaz elbiseli tarafından göğsünün yarılması."&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;Ancak ben buna inanmıyorum. Sebebi ise başka hiçbir Peygambere isnat edilmeyen bu olay, sadece bizim Peygamberimize (s) isnat edilmiştir. Bildiğiniz gibi bu olayda güya Peygamber Efendimizin (s) kalbinde bulunan kan pıhtısı alınmış ve Peygamber Efendimizin (s) kalbi temizlenmiştir. Sanki Peygamber Efendimizin kalbi haşa kirli idi, o iki beyaz elbiseli geldi ve temizledi. Buradan şu anlaşılıyor; diğer Peygamberlerin kalbi haşa ya kirli olarak kaldı, ya da haşa ve haşa sadece bizim Peygamberimizin kalbi kirli idi ve o iki beyaz elbiseli temizledi.Allah’a emanet olun.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;--------------------------&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Değerli Engin Bey,&lt;br /&gt;Nezaketiniz için teşekkür ve mukabele ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle “&lt;strong&gt;inanmak&lt;/strong&gt;” ve “&lt;strong&gt;inanmamak&lt;/strong&gt;” konusu üzerinde hassasiyetle durmamız gerekmektedir ki, aslında bu &lt;strong&gt;Nass-Akide&lt;/strong&gt; konusunda ciddi bir meseledir. Ben yine de kısaca bahsedip, meseleye geçmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz yazılarımı yazarken bazen gözden kaçırmış olsam da, azami ölçüde dikkat ettiğim bazı hususlar vardır. Bunlardan birisi de gelen “&lt;strong&gt;haber&lt;/strong&gt;”in durumudur. Biz gelen haberleri genel olarak 4 kategoride yaklaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Mütevatir Haber&lt;br /&gt;2. Ahat Haber&lt;br /&gt;3. Zayıf Haber&lt;br /&gt;4. Uydurma Haber&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Ahat Haber&lt;/strong&gt;” ile amel etme konusunda hiçbir sorun yoktur. Yani eğer bir haber bize haber-i ahat olarak gelmişse biz bu haber ile &lt;strong&gt;amel ederiz&lt;/strong&gt; (“biz” derken kendimizi kastetmiyorum, müntesibi bulunduğumuz usulün sahibini kastediyorum) “&lt;strong&gt;Zayıf Haber&lt;/strong&gt;” için durum biraz daha farklıdır. Tartışmalı bir konudur. Daha dikkat ve ihtimam ister. Ancak “&lt;strong&gt;Uydurma (mevzu) Haber&lt;/strong&gt;”ler ile &lt;strong&gt;asla amel edilmez&lt;/strong&gt;, yanlarına yaklaşılmaz. Bu konuda da herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz yine ihtimam göstererek 2, 3 ve 4. maddeleri &lt;strong&gt;itikat (iman)&lt;/strong&gt; noktasında değil, bilakis &lt;strong&gt;amel&lt;/strong&gt; konusunda değerlendirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Mütevatir Haber&lt;/strong&gt;”e gelince durum değişir. Bizler hem bu haberlere &lt;strong&gt;iman ederiz&lt;/strong&gt; hem de &lt;strong&gt;amel ederiz&lt;/strong&gt;. Nitekim biliyorsunuz ki, Kur’an’ın da bize ulaşması Mütevatir haber yoluyla olmuştur. Kural dışı (şaz) olanlar asla Kur’an metni içerisine sokulmamıştır. Olay bu kadar nettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, aslı uzun, kendisi kısa açıklamadan sonra şunu söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bahsedeceğimiz “İrhsat” (&lt;strong&gt;Göğsün Yarılması&lt;/strong&gt;) olayında haber tevatür derecesine ulaşmamış ise, olaya iman etmek zaten farz değildir. Bu noktada başka izahlar ve ek bilgiler olsa da temeli böyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi rivayetin var olup olmadığına, hangi eserlerde geçip geçmediğine göz atalım ve durumunu inceleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu göğsün yarılması olayı tek bir sefer cereyan etmemiştir. Aşağıdaki sadece olayla ilgili kısımlarını vereceğim rivayetlerden zaten mesele anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sahihi Buhari, Kitabu's-Salat, İsrâ Gecesinde Namazların Nasıl Farz Kılındığı Babı, Bab:1, Hadis: 1&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yahya bin Bukeyr&lt;br /&gt;el-Leys&lt;br /&gt;Yunus&lt;br /&gt;İbni Şihab&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;Ebu Zerr (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Rasûlullah'ın (Mi'râc kıssasını) şöyle haber verdiğini tahdîs ederdi: "Ben, Mekke'de iken evimin tavanı (ansızın) yarıldı. Cibril aleyhi's-selâm indi. Göğsümü yardıktan sonra onu zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân ile dopdolu olan ahundan bir leğen getirdi de onu göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapattı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayetin şerhini yapan &lt;strong&gt;Hafız İmam İbni Hacer el-Askalani&lt;/strong&gt;’nin &lt;strong&gt;Fethü’l-Bari&lt;/strong&gt;’deki açıklamalarını mutlaka vermeliyim diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Namazın neden miraç gecesi farz kılındığının hikmeti şu şekilde izah edilebilir. Hz. Peygamber (sav) iman ve hikmet dolu zemzem suyuyla yıkanınca hem zahiren hem de batınen arındırılmıştı. Namaz için de mutlaka temizliğin olması gerekir. Hal böyle olunca Resulü Ekrem (sav)’in bu durumu, namazın farz kılınmasına uygun oldu. Ayrıca onun değerinin mele-i a’la’da ortaya çıkması ve burada bulunan melekeler ile peygamberlere namaz kıldırması münasip oldu. Bir de rabbine münacatta bulunması uygun oldu. Nitekim namaz kılan kişi, rabbine münacatta bulunuyor demektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evin tavanı açıldı” derken buradaki hikmet, meleğin gökyüzünden bir anda herhangi bir şeye iltifat etmeden aniden evin içine düşer gibi dalmasıdır. Böyle olmasının nedeni, Cebrail’in Allah’a münacatta mübalağa etmek ve bu konudaki isteğin daha önceden söz konusu olmayan bir şey olduğu hususunda bir uyarı olmasıydı. Buradaki sır ve hikmet İsra’ya bir giriş mahiyetinde olana Resulü Ekrem (sav)’in göğsünün yarılmasıyla yapılan hazırlık da olabilir. Sanki Melek, evin tavanının aniden açılması ve tekrar aniden kapanmasıyla, göğsünün yarılmasını gerçekleştirmeden önce Resulü Ekrem (sav)’e olan şefkati ve O’nu sakinleştirmeyi hedeflediğini göstermek istemişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(Göğsümü yardı); Kadı İyaz burada bahsi geçen Resulü Ekrem (sav)’in göğsünün yarılma hadisesinin, küçükken süt annesi Halime’nin yanında olduğu sırada gerçekleştiği  şekilde ileri sürülen görüşü tercih etmiştir. Ancak Süheyli buna itiraz ederek Resulü Ekrem (sav)’in göğsünün iki defa açıldığını ifade etmiştir.Doğru olan da budur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burada özetle ifade edebilirim ki, göğsün ilk kez yarılması, olay sırasında kendisine ‘Bu, şeytanın sendeki payı’ denen parçanın alınması için Resulü Ekrem (sav)’in hazır hale getirilmesi gayesine yönelikti. İkinci kez yarılması ise, o gecede gerçekleşecek buluşmaya hazır hale getirilmesi içindi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı rivayet biraz farklı bir senetleri aşağıdaki gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Buhari, Kitabu’l-Hacc, Zemzem Suyu Hakkında Gelen Haberler Babı, Bab:76, Hadis: 110&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Abdan&lt;br /&gt;Abdullah&lt;br /&gt;Yunus&lt;br /&gt;ez-Zühri&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;Ebu Zerr (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Buhari, Kitabu Menakib’il-Ensar, Mirac Babı, Bab:41, Hadis: 107&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hudbe bin Halid&lt;br /&gt;Hemmam bin Yahya&lt;br /&gt;Katade&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;Malin bin Sa’saa (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 260)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah bin Haşim el-Abdi&lt;br /&gt;Behz bin Esed&lt;br /&gt;Süleyman bin el-Mugire&lt;br /&gt;Sabit&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resûlüllâh (S); “Bana geldiler ve (beni alıp) zemzeme götürdüler. Göğsümü yardılar. Sonra zemzem suyu ile yıkadılar. Sonra beni (yerime) indirdiler..” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 262)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harun bin Saîd el Eyli&lt;br /&gt;İbni Vehb&lt;br /&gt;Süleyman (İbni Bilâl)&lt;br /&gt;Şerik bin. Abdillâh bin Ebi Nemir&lt;br /&gt;Enes bin Mâlik (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resulüllâh (S) 'ın Kabe mescidinden alınarak yürütüldüğü geceyi bize şöyle anlatırken dinledim: “Resulüllâh (S)'a vahiy gelmezden önce (bir gece) kendileri Mescidi’l-Haramda uyurken üç nefer gelmiş...”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerik hadisi Sabit el Bunani'nin hadisi tarzında bütün kıssası ile hikâye etmiş yalnız hadiste bazı takdim ve te'hirler, ziyade ve noksanlar yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 263&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harmeletu'bnü Yahya et-Tücîbî&lt;br /&gt;İbni Vehb&lt;br /&gt;Yunus&lt;br /&gt;İbni Şihap&lt;br /&gt;Enes b. Malik (ra)&lt;br /&gt;Ebû Zerr (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resulüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :&lt;br /&gt;“Mekke'de bulunduğum bir sırada evimin tavanı aralanarak Cibril (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iniverdi, benim göğsümü yardı, sonra onu zemzem suyu ile yıkadı, sonra hikmet ve imanla dolu altından bîr tas getirerek onu benim göğsüme boşalttı. Sonra göğsümü kapadı.    Daha sonra elimden tutarak beni semaya çıkardı….”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 264)&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed bin el Müsennâ&lt;br /&gt;İbni Ebi' Adiy Said&lt;br /&gt;Katade&lt;br /&gt;Enes bin. Malik&lt;br /&gt;Malik bin Sa'sa'a&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nebiyyullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular.&lt;br /&gt;“Bir defa ben beytin yanında uyur uyanık bîr halde iken birdenbire bir ses işittim. Bu ses ‘üçten birisi iki kişinin arasında..’ diyordu. Derken bana geldiler ve alıp götürdüler. Bana içinde zemzem suyu bulunan altın bir tas getirdiler. Göğsümü şuradan şuraya kadar yardılar (Katade demiş ki : Ben yanımdakine bundan neyi kastediyor diye sordum: ‘Karnının altına kadar demek İstiyor’ cevabını verdi) kalbimi çıkardılar ve. zemzem suyu ile yıkadılar. Sonra yerine iade ettiler. Sonra kalbime iman ve hikmet doldurdular…”&lt;/em&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 265&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed bin el Müssenna&lt;br /&gt;Muaz bin Hişâm&lt;br /&gt;Katade&lt;br /&gt;Enes bin. Malik (ra)&lt;br /&gt;Malik bin Sa'sa'a&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resulüllâh (S)   şöyle buyurdular...&lt;br /&gt;Müteakiben Malik hadisi yukarıdaki gibi rivayet etmiş şunları ziya&amp;shy;de eylemiş:&lt;br /&gt;“Bana içi hikmet ve iman dolu altından bir tas getirdiler. (Göğsümü) boğazımdan karın altına kadar yardılar ve zemzem suyu ile yıkadılar. Sonra (İçine) hikmet ve iman doldurdular.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Süneni Tirmizi, Kitabu Tefsiri’l-Kur’an, İnşirah Suresi Babı, Bab: 31, Hadis: 3566&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhammed bin Beşşar&lt;br /&gt;Muhammed bin Cafer ve Ebi Adiy&lt;br /&gt;Said&lt;br /&gt;Katade&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;Mâlik bin Sa’sa (r.a.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Ben uyku ile uyanıklık arasında bir durumda iken Ka’be’nin yanında üç kişiden biri dediğini işittim. Sonra bana içinde zemzem suyu bulunan altından bir leğen getirildi. Sonra göğsüm şuradan şuraya kadar yarıldı.” Katâde diyor ki: Enes b. Mâlik’e: “Neyi kastediyor” diye sordum. Enes: “Karnımın altına kadar demek istiyor” dedi. “Sonra kalbimi çıkardı ve kalbimi zemzem suyu ile yıkadı. Sonra kalbim yerine konuldu. Sonra iman ve hikmetle dolduruldu.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hadis buradakinden daha uzuncadır. (Buhârî, Menakıb: 27; Müslim, İman: 17)&lt;br /&gt;Tirmizî: Bu hadis hasen sahihtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Süneni Nesei, Kitabu’s-Salat, &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;a name="_Toc123827726"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Namazın Farz Kılınışı ve Değişik Rivâyetler&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt; Babı, Bab: 1, Hadis: 1&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yakub bin İbrahim&lt;br /&gt;Yahya bin Said&lt;br /&gt;Hişam ed-Destevaiy&lt;br /&gt;Katade&lt;br /&gt;Enes bin Malik&lt;br /&gt;Malik bin Sa’saa (r.a)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kâbe’nin yanında uyku ile uyanıklık arasında idim. O esnada üç kişiden birisi yanıma yaklaştı, içerisi hikmet ve iman dolu bir altın tas getirildi, o kişi göğsümden karnımın aşağısına kadar yardı, kalbimi su ve zemzem ile yıkadı, hikmet ve iman ile doldurdu.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu’l-İman, Resulüllah (S)’ın Geceleyin Semalara Yürütülmesi ve Namazların Farz Kılınması Babı, Bab 74, Hadis: 261&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyban bin Ferruh&lt;br /&gt;Hammad bin Seleme&lt;br /&gt;Sabit el-Bunanî&lt;br /&gt;Enes bin Malik (ra)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resulü Ekrem (sav) çocuklarla oynarken Cebrail (s) gelerek onu tutmuş ve yere yatırarak kalbini yarmış; kalbini çıkararak ondan bir kan pıhtısı almış ve Peygamber (sav)’e hitaben: “Şeytanın senden nasibi işte budur”, demiş. Sonra kalbini altın bir tasın içinde zemzem suyu ile yıkamış ve kapamış sonrada yerine iade etmiş. (Oradaki) çocuklar koşarak san’in annesine yani sütannesine gelmişler ve: Muhammed'i öldürdüler demişler. Sonra onu rengi uçmuş bir halde karşılamışlar. Enes: Ben Resulü Ekrem (sav)’in göğsünde iğnenin eserini görürdüm demiş.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hafız İbni Kesir&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;İnşirah Suresi 1&lt;/strong&gt; ayetinin tefsirinde şunları zikreder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah îbn &lt;strong&gt;İmâm Ahmed İbn Hanbel&lt;/strong&gt; der ki: Bize Muhammed İbn Abdurrahîm Ebu Yahya el-Bezzâr... &lt;strong&gt;Übeyy İbn Kâ'b&lt;/strong&gt;'tan nakletti ki; Ebu Hüreyre kendisinden başka kimsenin soramayacağı şeyleri Rasûlullah (s.a.v)’a sorardı. &lt;em&gt;Bir seferinde dedi ki : Ey Allah'ın Rasûlü; nübüvvet konusuyla ilgili ilk gördüğün şey nedir? Rasûlullah (s.a.v) düz oturup dedi ki: Ey Ebu Hüreyre; sen bir suâl soruyorsun. Doğrusu ben, on yaşından birkaç ay almışken çöle düştüm. Ve başımın üstünden bir konuşma duydum. Baktım ki bir adam diğer adama; o, o mu? diyor Adam; evet, deyince ikisi beni karşıladılar. Hiç bir yaratıkta görmediğim bir çehre ve hiç bir yaratıkta bulmadığım bir rûh ve hiç bir yerde görmediğim elbiseleri vardı. Yürüyerek bana doğru geldiler. Nihayet her biri benim bir bacağımı tuttu, ama hiç birinin tuttuğunun farkında değildim. Biri arkadaşına dedi ki : Yatırın. Çekmeksizin ve zorlamaksızın beni yatırdılar. Biri diğerine dedi ki : Göğsünü yar. İkisinden birisi göğsüme uzandı ve benim gördüğüme göre kan akmaksızın ve ağrı duymaksızın göğsümü yardı. Adam dedi ki: İçindeki kin ve hasedi çıkar. O da pıhtı şeklinde bir şey çıkardı, sonra tutup attı. Daha sonra adam diğerine dedi ki: Merhamet ve şefkati girdir. Bir de baktım ki, gümüşe benzer bir şey çıkardı. Sonra benim sağ ayağımın baş parmağını titretip; salim olarak kalk, dedi. Ben, böylece kalkıp koştum. Küçüğe şefkat, büyüğe merhamet dolu olarak.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haysemi&lt;/strong&gt;’nin &lt;strong&gt;Mecmau’z-Zevaid&lt;/strong&gt;’inde (8/221) geçen rivayetin ilgili bölümünü aktarıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Yala&lt;br /&gt;Halime binti Haris (Resulü Ekrem (sav)’in süt annesi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir gün kendisi evlerin arkasında oynuyor, kardeşi de kuzularımızı otlatıyordu. Kardeşi aniden telaş içinde çıkageldi. Bana ve babasına “Kureyşli kardeşimin imdadına yetişiniz. İki adam gelerek onu yere yatırdılar. Sonra karnını yardılar” dedi. Bunun üzerine derhal evden çıkarak telaş içinde yanına koştuk. Nihayet vardığımızda rengi değişmiş bir halde ayakta duruyordu. Babası onu bağrına bastı, ben de bağrıma bastım. Sonra kendisine; “Sana neler oldu ey oğulcuğumuz?” diye sorduk. Dedi ki; “Yanıma üzerlerinde beyaz elbise olan iki adam geldi. Beni yanımın üzerine yatırdılar. Sonra da göğsümü yardılar. Allah’a yemin ederim ki, bana ne yaptıklarını bilmiyorum” cevabını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayetin benzerini Taberani de zikretmektedir. Aralarındaki tek fark, Haysemi ravilerden Halime’nin; Halime binti Haris olduğunu söylerken, Tabarani ise Halime bintü Züeyb olduğunu söylemektedir. Her iki rivayetinde ravileri güvenilirdir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hakim&lt;/strong&gt;’in &lt;strong&gt;Müstedrek&lt;/strong&gt;’inde (2/616) Utbe bin Abdüs-Sülemi (ra)’den rivayeti şöyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir adam Resulü Ekrem (sav)’e; “Ey Allah’ın Resulü, kalbinin açılması hadisesi ilk defa nasıl oldu?” diye sormuştu. Resulü Ekrem (sav) ise şu mukabelede bulunmuştu: “Süt annem Sa’d bin Bekiroğullarından bir kadındı. Ben ve onun kızı kuzularımızı otlatmaya gitmiştik. Fakat yanımıza yiyecek bir şey almamıştık. Bu sebeple ben kız kardeşime; “Ey kardeşim, git de annemizin yanından bize yiyecek bir şey getir” dedim. Kardeşim de hemen gitti. Ben ise kuzuların yanında kaldım. O sırada sanki akbabaya benzeyen iki tane kuş geldi. Onlardan biri diğerine; “Bu o mu?” diye sordu.O da; “Evet” dedi. Hemen süratle yanıma gelerek beni alıp sırtımın üzerine yere yatırdılar.ve göğsümü yardılar. Sonra kalbimi çıkararak onu da ikiye ayırıp içerisinden pıhtılaşmış iki parça siyah kan çıkardılar. Bundan sonra biri diğerine; “O’nu dik ve üzerini nübüvvet mührü ile mühürle” dedi.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Rivayetin devamını aktarmıyorum.Bu kadarı yeterli olur kanaatindeyim. Hakim der ki; “Bu hadisi Müslim rivayet etmemiştir, ancak Müslim’in şartlarına göre hadis sahihtir.” &lt;strong&gt;Zehebi&lt;/strong&gt; de bu görüşe katılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki kitapların tercümesi olduğu için alıntı yapmayıp sadece kaynak ile yetiniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İbni Hişam&lt;/strong&gt;’ın &lt;strong&gt;Siret&lt;/strong&gt;’inde aynı olay geçmektedir. (Siret-i İbni Hişam, Kahraman Yayınları, C:1, S: 221-223)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siyer&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;İbni İshak&lt;/strong&gt; (Akabe Yayınları, S:101)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;el-Bidaye ve’n-Nihaye&lt;/strong&gt;, Çağrı Yayınları, C:1, S:432&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhum &lt;strong&gt;Mustafa Asım Köksal&lt;/strong&gt;’ın &lt;strong&gt;İslam Tarihi&lt;/strong&gt; adlı kitabında olay anlatılmakta ve malum olduğu üzere Merhum Müellif kitabında her olaya kaynak vermektedir. Belki ilgi çeker niyetiyle yukarıda kendi araştırmalarımın bir kısmını eklemiş olsam da burada dipnotları vermek araştırmacılara faydalı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocukken Yarılması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İbni İshak, İbni Hişam Sire, C:1, S:173-174&lt;br /&gt;Taberi Tarihi, C:2, S:127&lt;br /&gt;Beyhaki, Delail, C:1, S:109-110&lt;br /&gt;İbni Esir, El kamil Fit Tarih, C:1, S:461-462&lt;br /&gt;İbni Seyyid, Uyunu’l-Eser, C:1, S:34&lt;br /&gt;Zeheb-i Tarihu’l-İslam, C:2, S:20-21&lt;br /&gt;Ebu’l-Fida, El-Bidaye ve’n-Nihaye, C:2, S:274-275&lt;br /&gt;İbn-i Sa’d, Tabakat, C:1, S:112&lt;br /&gt;Musudi, Murucuzzeheb, C:2, S:281&lt;br /&gt;Ebu Nuaym, Delail, C:1, S:117&lt;br /&gt;Ebu’l-Ferec İbni Cevzi el-Vefa, C:1, S:110&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İsra Zamanında Yarılması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ahmed İbni Hanbel, Müsned, C:5, S:143&lt;br /&gt;Buhari ve Müslim’in Sahihleri&lt;br /&gt;Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, C:2, S:128&lt;br /&gt;Begavi, Mesahibu’s-Sünne, C:2, S:179&lt;br /&gt;Kadı Üyaz, Şifa (Tefsir), C:1, S:139&lt;br /&gt;İbni Esir, Camiu’l-Usul, C:12, S:55&lt;br /&gt;İbni Seyyid, Uyunu’l-Eser, C:1, S:145&lt;br /&gt;Zehebi, Tarihu’l-İslam, C:2, S:166-167&lt;br /&gt;Ebu’l-Fida, Tefsir, C:3, S:9&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu kadar alıntıdan canınız sıkılmış olabilir. Ancak görüyoruz ki, tarih boyunca bu olay ciddi eserlerde anlatılmış yazılmış. Öyle bir kalemle üzeri çizilecekmiş gibi görünmüyor. Rivayetlere dikkat ettiğimizde “&lt;strong&gt;göğüs yarılması&lt;/strong&gt;” olayının &lt;strong&gt;bir kere değil&lt;/strong&gt; birkaç kere cereyan ettiğini fark ederiz. En azından iki kere olduğu aşikar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İsra zamanındaki “yarılma”&lt;/strong&gt; olayının ravisi olarak Enes bin Malik (ra)’i görüyoruz. Ancak dikkat edersek Enes bin Malik (ra)’in kendi yaşadığı bir olay değildir bu. Çünkü O zamanlar kendisi daha birkaç yaşında idi. Şöyle ki; İsra olayının Hicretten önce Mekke döneminde olduğunu biliyoruz. Enes bin Malik ise Hicrette 5-6 yaşında idi. Bu da gösteriyor ki kendisi bunu anlatan diğer sahabelerden duymuştur. Yukarıda verdiğim ravilere baktığımızda ise Ebu Zerr (ra) ve Malik bin Sa’saa (r.a) olduklarını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çocukluk zamanındaki “yarılma”&lt;/strong&gt; olayını ise birkaç farklı raviden almaktayız. Yine Enes bin Malik, Ebu Hureyre’nin sormasıyla Ubeyy ibni Ka’b, Halime bintu Haris, Halime bintü Züeyb, Utbe bin Abdüs-Sülemi (ra)’dan rivayet edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki olay da birbirine karıştırılmamıştır. Olaylar gayet açık  seçik beyan edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kendimize şunu sormalıyız, bu kadar sahabenin, muhaddisin ve tarihçinin yanılması ve yalan konuşması ya da yalan olan bir haberi, doğruymuş gibi nakletmeleri mümkün mü? Eğer cevap “Mümkün” olursa, bütün kitapları yakalım ve geçmişimizi silelim, sadece bizim mantığımız var diyelim. Bu o kadar kolay değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Engin Bey,&lt;br /&gt;İfadelerinizi tek tek ele alarak meseleyi sonlandırmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Diyorsunuz ki;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ancak ben buna inanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Derim ki;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Konun başında neye inanmamız gerektiğine dair ittifak edilen görüşleri verdim. Haber eğer mütevatir değil ise iman etmek zorunda değilsiniz. Ancak buradaki inceliklerin detayına girmeyeceğim. Sizin de bunları gözden kaçıracağınızı sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Diyorsunuz ki;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sebebi ise başka hiçbir Peygambere isnat edilmeyen bu olay, sadece bizim Peygamberimize (s) isnat edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Derim ki;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnanmama konusunda ne kadar hür olsanız da, bunun sebebini bağladığınız görüş çok yanlış ve tutarsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Malumdur ki, en sıhhatli ve en detaylı bilgi son Peygamber olan Hz. Muhammed (sav)’e aittir. Onun hayatı hakkında yazılmıştır. Dolayısı ile diğer Peygamberlerin hayatındaki doğru bilgiyi sadece Kur’an ve Peygamberimizden gelen haberlerden alabiliyoruz. Bu açıdan böyle bir mukayesenin olması mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Peygamberlerin hayatları bir diğerine benzemek zorunda değildir. Nitekim bildiğimiz Peygamberler içerisinde, Peygamberimiz (s)’in yeri farklıdır. Sadece Adem (as) ile Peygamberimiz (s), biri ilk biri de son olmak üzere diğerlerinden ayrıdır. Nitekim İlk olmanın nasıl bazı farklılıkları olmuş ise son olmanın da farklılıklarının olması mümkün ve muhtemeldir. Mesela Adem (as)’ın yaratılışı ve o esnada olan olaylar diğer Peygamberlerimizde görülmemektedir. Bundan dolayı, bu olaya inanamayız demek ne kadar yanlış olur. Bunu haberin geçtiği kaynak yönünden değil, olayın oluşu açısından değerlendirmelisiniz ki, sizin ifadeleriniz de bunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Bir de, İsrail Oğullarına gelen onca Peygamberden sonra, Hz. Muhammed (sav)'in Araplara gelmesi de üzerinde durulması gereken bir vakıadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Diyorsunuz ki;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Bildiğiniz gibi bu olayda güya Peygamber Efendimizin (s) kalbinde bulunan kan pıhtısı alınmış ve Peygamber Efendimizin (s) kalbi temizlenmiştir. Sanki Peygamber Efendimizin kalbi haşa kirli idi, o iki beyaz elbiseli geldi ve temizledi. Buradan şu anlaşılıyor; diğer Peygamberlerin kalbi haşa ya kirli olarak kaldı, ya da haşa ve haşa sadece bizim Peygamberimizin kalbi kirli idi ve o iki beyaz elbiseli temizledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Derim ki;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rivayet ve açıklamalardan da görüldüğü gibi olay hiç de sizin bahsettiğiniz gibi değildir. Temizlenmenin mana ve mahiyeti çok açık olarak izah edilmiştir. Resulü Ekrem (sav)’in şu ifadeleri olayın sizin rivayetinizdeki gibi olmadığı anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Sonra kalbimi çıkararak onu da ikiye ayırıp içerisinden pıhtılaşmış iki parça siyah kan çıkardılar.” &lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir ifadede ise meleklerin bunları açıklaması var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şeytanın senden nasibi işte budur”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan da anlaşılmalıdır ki kalbinin kirli olduğuna dair en ufak bir anlam çıkarılamaz. Konuyu dağıtmamak için, Peygamberin (s)’de bir insan olduğunu açıklamaya gayret etmeye gerek duymuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde rivayet edeceğimiz ifadelere son derece dikkat etmeliyiz. Ben gücümün nispetinde yukarıda detaylı olarak bunları aktarmaya çalıştım. Bunun nedeni de; bir kısmını bile yanlış bildiğimiz meselenin yorumu mutlaka yanlış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik bu kadar ile yetiniyor ve muhabbetlerimi sunuyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7947369569963966357?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7947369569963966357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7947369569963966357' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7947369569963966357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7947369569963966357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/irhasat-soru-cevap.html' title='İrhasat: Soru-Cevap'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8852801683478202667</id><published>2007-07-10T09:18:00.000+03:00</published><updated>2007-07-10T09:30:25.940+03:00</updated><title type='text'>Nerede Kitapçılar Çarşısı? -2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Dünden Devam&lt;br /&gt;-------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok insanla tanıştım o çarşıda, çok. Evden çıktığımda beni arayan mutlaka orada bulurdu. Tabi yıllar böyle geçti. Çocukluk ile gençlik çağı arasındaki dönem zaten lisenin sonlarında sona eriyor. Üniversiteye başladığımda artık daha çok gidiyordum kitapçılar çarşısına. Daha çok kitap alıyordum. Selam verip herhangi bir kitapçıdan içeri girdiğimde, hiç kimse yoksa bile kitapevi sahibi ile iki kelam edebiliyordum. Eğer biraz oturursak, yeni gelen ve kitap almak isteyip de ne alacağını bilmeyenlere bu defa biz de yardımcı olmaya çalışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında sabah kahvaltıları haricinde çay ya da başka bir şey içen birisi değilim. Hayatımda herhangi bir içeceğinde tiryakisi ve heveslisi olmadım. Çay içmediğim gibi, kola türü içecekleri de içmedim, ne çocukluğumda, ne gençliğimde,  ne de şimdi. O yüzden masrafsız misafir olarak bilinirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kitapçılar çarşısındayım. Sağ taraftaki dükkanlardan dördüncü sırada olandayım. Daha önce “Bir Tutkudur TRABZON” adında kalın ve büyükçe bir kitap almıştım. Bu defa da yine aynı yayınevinin “Bir Masaldı BURSA” adında kitabı çıkmıştı. Hatırı sayılır fiyatı olsa da almak istiyordum. Kitabevi sahibi sanırım namaz kılmak için dışarı çıkmıştı. Ben de kitabı aldım hem bakıyorum hem mırıldanıyorum. Birden bir ses duydum. “Güzel değil mi?”. Aynı filmlerdeki gibi. Ses var ama etrafta kimse yok. Bir an ürpermedim dersem yalan olur. Sanki gaipten gelen bir ses. Aynı ses bu defa “Bursa hakkında ne kadar malumatın var?” diye geldi kulağıma ve bu arada fotokopi makinesinin arkasından kısa boylu yaşlı bir şahıs çıkıverdi. “fiyuuv”, amma acayip oldu. Yaşlı amca tezgahın üzerinde duran fotokopi makinesin arkasında bir kitabı inceliyormuş. Ben onu görmedim tabi. Neyse yaklaşık 30 dakika kadar sohbet ettik. Konumuz Bursa idi. Bu şahıs Bursa hayranı birisi. Bursa hakkında ne sorsanız biliyor. Bahsettiğine göre evinde kitap, kaset, CD bir sürü belge var, Bursa hakkında. Adını tam olarak hatırlıyorum Cemşit idi. Ama soyadını tam çıkartamıyorum belki “Suvar” olabilir. Arşivini incelemem için evine davet etmişti. Ama o zamanlar maalesef fırsatım olmadı. Daha sonra üzücü bir haber aldım ki, bu şahsın bütün arşivi yanmış. Çok üzücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapçılar çarşısında uzun yıllarım ve çok tatlı anlarım, kavgalarım, tartışmalarım geçmişti. Her çeşit insan geliyordu. Aradan yıllar geçti, ama her şey gibi oranın da tadı değişmeye başladı. Kaynak İslami eserlerin satışını birkaç dükkan bırakmıştı. Üniversiteye hazırlık kitapları, lise ve orta okul kitapları satıyorlardı artık. Bir dükkan sahibi, yan taraftaki dükkan çıksa da, duvarı yıkıp genişletsem diye bakıyordu. Böyle sanırım 4-5 dükkan kapandı ve bazıları 3 dükkanı birleştirip, tek bir dükkan yaptılar. Ben artık kitap almaya gittiğimde hem aradığımı bulamıyordum hem de satıcının yüzündeki yıllar önce olan sevecenlik gitmiş ve "alacağını alsa da gitse" diye bakıyordu. Ne oturmak için tabure kalmıştı ne de bir çay ikramı. Zaten dükkanların çoğu el değiştirmişti. Kalan bir iki dükkan vardı. Sonucun böyle olacağı belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben birkaç dükkan sahibi arkadaşa zamanın da bir fikir söylemiştim. Demiştim ki; “Bu çarşı yeraltında hiç hoş değil aslında. Kimse burayı bilmiyor. Bu kitapçılık burada iyi olmuyor, hem sizin için hem de gelenler için. Bence şu 'tarihi hanlar'dan birisine toplansanız yavaş yavaş orada dükkan alsanız ve oraya taşınsanız çok iyi olur. Hem oranın ortamı güzel, gelen insanlar için masalar konur, alacağı kitabı oturarak inceler ve sizin için de iyi bir ortam olur.” Tabi ben söyledim ben işittim. Ne bir cevap, ne bir söz. Aptalın biri konuşuyor işte. Biz kimiz ki fikir verelim, görüş beyan edelim. Hem bizim devrimiz geçti artık. Yeni çıkan CD’leri, kasetleri, okul kitaplarını ve kırtasiye malzemelerini satmak varken, artık kitap satılır mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok olayı anlatmadım tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra biz ve bizim gibiler elini ayağını çektiler “Kitapçılar Çarşısı”ndan. Zaten pek de istenmiyorduk orada. Çünkü bizim üniversite kitapları ile ne işimiz olabilirdi. Zaten bir kitap alacaksak veya soracaksak da “hemen sor ve git” tavrı vardı. Kalbim kırılmıştı kitapçılara. Yıllarımı vermiştim ben oraya. Kütüphanemdeki kitaplarımı oradan almıştım. %40  indirimle alabileceğim halde sırf oradaki insanlara ve dükkanlara olan vefa borcumdan %10-15 indirimle de olsa yine oradan alıyordum kitaplarımı. Bu bir vefa borcu idi. Ben bu borcumu yıllarca ödedim. Artık ne vefa duyacağımız kimse kaldı orada, ne de tanıdık birileri. Sonra yıllarca gitmedim oraya. Gitmeyecektim de. Çünkü bir anlamı yoktu. İstenmediğimiz ve sadece müşteri görüldüğümüz yere gideceksek, bir çok alternatif vardı, neden orası olsundu ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece benim kalbimde, gönlümde öldü o kitapçılar ve “Kitapçılar Çarşısı”. Ne adını anar oldum ne de hatırıma gelir oldu. Unuttum gitti. Uzun bir zaman kitap da almadım. Çok içerlemiştim. Çocukluğumuzun bir çok kareleri elimizden kayıp gittiği gibi, hayatımın en güzel anlarını geçirdiğim ve bu yazıyı yazarken bile içimi burkulmasına sebep olan muhteşem yer benim için yoktu, kayıp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sonraları öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapçılar çarşısının, pasaj sahibi firma ile olan anlaşması bitmiş ve hepsinin orayı tahliye etmesi gerekiyormuş. Öyle de olmuş. Hepsini çıkartmışlar oradan. Sonra da sanırım orası tamamen yıkıldı ve yerine yeni bir bina yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma “Yıldız Kundura” geldi birden. Acaba dedim, onu da bu anlayışla mı çıkarttılar oradan ve o da kızarak bir anda terk mi etti orayı. Bilmiyorum. Sormadım, sormayacağım ve belki de hiç öğrenmeyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne oldu peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerelere gitti bu kitapçılar. Hepsi farklı yerlere dağıldılar. Zaten bu esnada Sözmez İş Hanı’nda bir çok yeni kitapçı açılmıştı. Onun da hikayesi başka. Anlatmayacağım, kısa bir cümle ile söyleyeceğim. Her meslekte olduğu gibi kitapçılarda da bölünerek çoğalma işi başarılı oluyor. Çıraklıktan kitap işine giren biraz büyüyüp para kazanma taktiklerini öğrenince hemen işten ayrılıp yeni bir yer açmak için hareket ediyorlardı ve bunların çoğu “Sönmez” de toplandılar. Bana orası hep soğuk geldi. Zaten işime yarar kitaplar da orada pek yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşı kapanınca, eski kitapçılar sağda solda dükkanlar kiralamışlar sanırım. Ben sadece bir tanesine eski dostum olduğu için uğradım. Haşim İşcan Caddesinde bir binanın altında açmış. Kısa bir süre sonra devrettiğini ve o işi bıraktığını öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık oldu. Hem de çok yazık. Yine duydum ki bazıları benim bahsettiğim hanlardan birisinde dükkanlar tutmuşlar. Ama ben hiç gitmedim. Şaka değil aradan 23 yıl geçti ve ben bir kaynak eser arasam Bursa’da nerede bulacağımı bilmiyorum ve öğrenmek de istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E, bu arada evlendik ve çocuklarımız oldu tabi. Bundan 3 yıl kadar önce bir ramazan günü Cumhuriyet Caddesi’nden geçerken yeni yıkılan bir alanda kocaman bir çadır gördüm. Arabayı hemen uygun bir yere park ettim ve çocuklar ile birlikte çadıra gittik. "Kitap Fuarı" imiş. Ahaa, bazı kitapçı arkadaşlar orada. Vay canına. Çok hüzünlendim. Hayıflandım. Kalbim bir kere daha 23 yıl öncesinin hüznü ile burkuldu. Gözlerim nemlendi. Cidden bilemezsiniz o an ki halimi, şu an ağladığım gibi ağlamıştım o zaman. Offf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır tercümesini beklediğim bir çok kitabı gördüm ve hemen aldım tabi. Ama bu defa Bursalılardan değil, İstanbul’dan gelen kitapçılardan aldım. Sağ olsunlar ciddi bir indirim ile ilk Kurtubi Tefsirini aldım (20 cilt). Daha sonra bu arkadaşlar ile olan ilişkimiz devam etti ve neredeyse her ay yeni çıkan kaynakları sipariş ederim ve onlar da gönderirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle dostlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz söyleyin bana, Kitapçılar Çarşısı Nerede?&lt;/strong&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8852801683478202667?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8852801683478202667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8852801683478202667' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8852801683478202667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8852801683478202667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/nerede-kitaplar-ars-2.html' title='Nerede Kitapçılar Çarşısı? -2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7384672150088682400</id><published>2007-07-09T07:28:00.000+03:00</published><updated>2007-07-09T18:53:42.350+03:00</updated><title type='text'>Nerede Kitapçılar Çarşısı? -1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Hafızam beni yanıltmıyorsa 1983 yılları civarıydı. Lise-1’e gidiyordum. Matematik dersinin yanı sıra, ağırlıklı “Cebir” konuları olan seçmeli “Teknoloji” dersini seçmiştim. Yabancı dil, resim, müzik gibi derslerden hoşlanmadığım için, direk olarak bu ders cazip gelmişti. Soracak olursanız çok da başarılı bir öğrenci sayılmazdım. Neyse bunlar uzun konular, başarısızlıklarımla ilgili konuları daha sonra anlatırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebir ağırlıklı bir kitap arıyordum. Maalesef bulamıyordum. O zamana kadar da hiçbir kitapçıya tek balıma gitmiş değildim. Zaten maddi durumlar ile de yakın alakalı kitapçıya gitmek ve kitap almak. Biz de o zamanlar durum belli. Nihayet Rahmetli Annem bana bir matematik yardımcı kitabı parası verdi. Hemen otobüse binerek şehre gittim. Şehre gittim derken, duyan da şehir dışında oturduğumu zannedecek. Hayır yine her zaman ki gibi Dikkaldırım’da oturuyordum. Yani Çekirge’nin hemen aşağısında. Yeni adı Hüdavendigar Mahallesi. Ama son birkaç ay içerisinde sanırım yine bazı değişiklikler oldu. Öyle Hüdavendigar Mahallesi deyip geçmeyin, eğer söylentiler doğrusu ise nüfus olarak Bursa’nın en büyük, Türkiye’nin ise dördüncü büyük mahallesi. 80-90 bin civarında insan yaşıyor. Ama bizler Bursa’ya geldiğimiz yıllarda günde 2 otobüs gelirdi Dikkaldırım’a. Biri sabah, biri de akşam. O zamanlar büyükler kendi aralarında konuşurlarken “birazdan Bursa’ya gideceğim” derlerdi. Hayret ederdim. E, zaten biz Bursa’da değil miyiz? İşte böyle, şehir merkezine yani eskiden “Heykel” dediğimiz yere (şimdi ne diyorlar bilmiyorum, Heykel lafı kaba kaçıyormuş gibi söylentiler vardı) şehir merkezi diyoruz. Bizler, Çekirge tarafında oturanlar, 4-5 kilometre uzaklıktayız merkeze. Uzattım biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, kitap almak için mecburen ben de Bursa’ya, şehir merkezine gidiyordum. Merkeze gelince indim. Bir iki bildiğim kırtasiyeye baktım. Biraz daha araştırmak için, sordum soruşturdum. Nihayetinde bana Osmanlı Pasajı’nda hem girişte hem de merdivenler ile aşağıya inince kitapçıların olduğunu söylediler. Hemen oraya yöneldim. Hani bazı gençler bilir eskiden girişin üstünde “Bulvar Kafe” vardı. Hiç girmedim ne gençken ne de şimdi. Ama bilinen bir yer. İşte orada idi. Bu yer Osmanlı Bankasına ait bir bina imiş. Çıkışı aynı yerden olan pasajdan içeri girdiğinde, yukarıda küçük de olsa “&lt;strong&gt;Kitapçılar Çarşısı&lt;/strong&gt;” diye bir tabela bulunuyordu. Hayret. Bu tabelayı görmek mümkün değildi ki. Orada yürüyen birisi direk olarak orayı geçer. Zaten şehrin en kalabalık yeri, bir insan seli akıp gidiyor oradan. Ama iddia ediyorum, o insanlardan 500 tanesinden belki 1 tanesi orada “Kitapçılar Çarşısı” olduğunu bilebilir. O da belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girdim. Sol tarafta zaten bankanın camekanları vardı, belki de duvarı. Yani girişin sol tarafı boştu. Sağ tarafında içeride bir Fotoğrafçı dükkanı bulunuyordu. Burada daha sonraları çok vesikalık fotoğraf çektirdim. Daha cephesi küçük olan bir kitapçı vardı. Ama oraya belki bir defa girdim. İçeride pek ilgimi çeken kitaplar yoktu. Sanırım mesleki kitaplar ağırlıklıydı. Onun hemen yanında yani üstteki son dükkan, merdivenlerden hemen aşağı inmeden önce bir kitapçı daha vardı. İçeri girdim. Aradığım kitaptan olup olmadığını sordum. Bir tane vardı. Çok sevindim. Hemen aldım. Belki hayatımda ilk olarak bir kitapçıdan kendi başıma para verip kitap alıyordum. Ders kitabı tabi. Olsun, kitap kitaptır. İşimi görmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak tabi. İki tane kitapçıya “Kitapçılar Çarşısı” diyecek değiller ya. Hemen merdivenlerden aşağı indim. Aman Allah’ım. Sağlı sollu kitapçılar. Hani keseden dökülen çil çil altınlar misali, çil çil kitapçılar ve kitaplar. Vay canına. Bu kadar kitap ve kitapçıyı bir arada hiç görmemiştim. Elbette İstanbul’da oturanlar buna alışkındırlar. Ama ben İstanbul’daki kitapçıları da hiç görmedim. O serüven, Üniversite yıllarımda başladı. Ayrı bir konu olur belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sürü kitap. Bir sürü kitapçı. Aman Allah’ım, hepsine tek tek girmeli miyim? Yoksa “Bu deli çocuk nereden geldi buraya?” derler miydi bana. Yok canım demezlerdi. Neden desinler. Hepsi sevecen insanlar. Aaa, ağabeyimin aldığı dergiler burada da satılıyor. Onun kütüphanesindeki kitapların hepsi burada var. Bir sürü kaynak kitaplar. Vay vay vay, bizim yaşlı tilki (!) neden bana buradan bahsetmedi acaba? Bir tanesine girdim. Selam verdim. “Ve aleyküm selam, genç gel bakalım” dedi bir tanesi kibarca. “Heyt be. Madene geldim madene” diye geçirdim içimden. Birkaç kişi taburede oturmuş sohbet ediyorlardı. Ellerinde kitaplar, kah okuyor, kah tartışıyorlardı. Meseleyi çözmeye çalışırken bir sürü kitap karıştırılıyordu. Çok hoşuma gitmişti. Mükemmel bir durumdu benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müddet sonra müsaade istedim ve çıktım. “Tekrar bekleriz, selametle” dediklerinde nerdeyse ağlayacaktım. Daha kaç yaşındaydım ki. 14-15-16 siz seçin, bunlardan en ufağı. Küçüklüğümden beri, büyüklerin sohbetlerini, konuşmalarını ve tartışmalarını hep sevmişimdir. Mutlaka bir şeyleri öğreniyor insan. Ahaa, sağ tarafta bir ayakkabıcı dükkanı. Bu konuda yanıldığımı sanmıyorum. Adı “Yıldız Kundura” idi. Kapısının hemen yanında oturuyordu. Selam verdim. “Aleyküm selam” dedi. Allah Allah, yahu bu adam bana neden tebessüm ediyor ki? Ben bu merakla onun yüzüne bakarken, gel bakalım dedi ve hemen yanındaki tabureyi sağından, soluna doğru sürükledi. “Otur sana bir çay söyleyeyim” dedi. Ben zaten kendimi orada otuyorken buldum. Çaylar geldi, içtik (pek içmesem de), bana birkaç soru sordu. Kim olduğumu, ne yaptığımı, nerede okuduğumu falan filan. Memnuniyetle hepsine cevap verdim. Ondan sonra her oraya gelişimde ona mutlaka uğradım. Ama, ama yıllar sonra bir gün “Kitapçılar Çarşısı” gittiğinde maalesef o amcaya selam veremedim. Her nedense oradan ayrılmış, gitmiş. Çok üzüldüm çok hayıflandım. Allah selametini versin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------------&lt;br /&gt;Devam edecek &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7384672150088682400?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7384672150088682400/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7384672150088682400' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7384672150088682400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7384672150088682400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/nerede-kitaplar-ars-1.html' title='Nerede Kitapçılar Çarşısı? -1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-6715310617031874142</id><published>2007-07-08T01:17:00.000+03:00</published><updated>2007-07-08T01:21:07.118+03:00</updated><title type='text'>Boşuna İmam-ı Azam Demiyoruz… -2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;5. İmamın Ahlakı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Halife Harun Reşid, bir gün Ebu Yusuf’a;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Bana Ebu Hanife’nin ahlakını anlat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Ey Müminlerin Emiri, hani Allah “O ne söylerse yanında mutlak bir gözcü vardır” (Kaf Suresi, 18) buyurmuştu ya, işte ben de Ebu Hanife’nin yanında böyle bir gözcü gibiydim. Ben de ilim olarak ne varsa hepsi onun eseridir. Allah, ona rahmet etsin!.. Haramdan çok kaçınır, şüpheli şeyleri terk eder, din hususunda bilmediğini söylemezdi. Allah’a itaati sever, asi olmaz, zamanındaki heva ehlinin hallerine itibar etmezdi. Çok düşünür, az konuşur, kendinden bir mesele sorulursa cevap verirdi. Malı vardı, zengindi, kimseye muhtaç olmazdı. Hiç gıybet etmez, başkalarını daima hayırla anardı.&lt;br /&gt;Harun Reşid bunun üzerine dedi ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Bu ahlak ancak Salihlere mahsustur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6. İmam Makam ve Hediye Kabul Etmedi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Emeviler zamanında İbni Hübeyre, Kufe’de valiydi. Irak’ta fitneler baş göstermişti. İbni Hübeyre Irak fukahasını topladı. her birini mühim makamlara getirmek istiyordu. Bu meyanda Ebu Hanife’ye de valilik mührünü göndererek, onun mührü olmadan hiçbir emrin geçerli olmayacağını, hazineden hiçbir harcama yapılamayacağını ifade ederek, her şeyin onun  idaresinde yapılmasını istiyordu. Ebu Hanife bunu kabul etmedi. İbni Hübeyre, eğer bu görevi kabul etmezse onu döveceğine yemin etti. Toplanan diğer fakihler, Ebu Hanife’ye;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Kendini tehlikeye atma, bunu kabul et. Biz de senin arkadaşınız, bizler de bu vazifeleri kabul etmek istemiyoruz, fakat kabul etmekten başka çare de bulamadık, dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hanife;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Eğer bana mescidin kapılarını saymayı emretse bunu bile yapmam. Kaldı ki, boynunu vurmak istediği bir adamın fermanını getirecek, ben de onu mühürleyeceğim, Müslüman’a böyle rıza gösteremeyeceğim gibi, özellikle böyle bir haksız muameleyi de, şirkten sonraki büyük günahlardan sayarım. Allah’a yemin ederim ki, ben bundan sonra bu kapıya da gelmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hanife’yi hapse attılar. Her gün kırbaç vurulmaktaydı. İmam’a kırbaç vurmakla (ya da vurdurmakla) görevli kişi, İbni Hübeyre’ye gelerek;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Bu adam kırbaçtan ölecek, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Hübeyre;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Söyleyin ona, bizi bu yeminimizden kurtarsın (Memuriyet teklifimizi kabul etsin), dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam (tekrar);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Caminin kapılarını saymamı istese yine yapmam, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Hübeyre;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Bu hapisteki adama bir nasihat edecek yok mu? İstişare etmesi için mühlet istesin ki vereyim, demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hapishane görevlisi bunu İmam’a iletince, İmamın; “Arkadaşlarım ile istişare yapayım” diye haber göndermesi üzerine, İbni Hübeyre, İmam’ı tahliye etmişti. Ebu Hanife ise hapisten kurtulur kurtulmaz, atına atladığı gibi Mekke’ye kaçmıştı. Bu olay Hicri 130 (İmam 50 yaşında iken)’da olmuştu. Hilafet Abbasilerin eline geçinceye kadar orada kaldı. Mansur hilafete geçtiğinde, Ebu Hanife Kufe’ye dönmüştü. Halife Mansur, İmam’a büyük izzet ve ikramda bulundu. Hatta İmam’a on bin dirhem ile bir cariye göndermişti. İmam bunu kabul etmedi. (Mekki, Mekakıb C:2, S:23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatip Bağdadi, İmm ile İbni Hübeyre arasında geçen olayların başkalarını da kaydederek, Ebu Hanife’nin teklif edilen Kadılık makamını kabul etmediği için her gün on kırbaç olmak üzere tam yüz kırbaç vurulduğunu anlatmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Hübeyre’nin, hapiste İmam’a attırdığı dayaklardan dolayı başının şiştiği, bundan sonra salıverme emrinin verildiği anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed bin Hanbel, Kufe’de, Ebu Hanife’ye dayak atılan yerden geçerken, İmam’ı hatırlar ona rahmet okurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam ile İbni Hübeyre arasında geçenlerin benzerleri, Halife Mansur ile de cereyan etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;****************************&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;İmam hakkında anlatılan daha bir çok hadise vardır. Dolu dolu bir hayat. İlim, irfan, takva ve mücadele üzerine kurulmuş ciddi bir yaşantı. Herhangi bir olayı basite almadan her bir olaya hürmet göstererek cevap arayan, bir insan. Şahsi kanaatim o dur ki, onun gibisi bir daha zor gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün rahat koltuklarında oturup, kitaptan ve sünnetten neredeyse hiçbir ilmi olmayanların, İmam’a “rey ehli” diye hakaret etmeleri, onlar ile İmam arasında, sadece ahirette çözülecek bir şeydir. Biz buradan ne söylersek bedava ve boş laftır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam’ın Allah Resulünün sünnetine muhalefet ettiğini söyleyenlerin Amerikan Doları karşısındaki tutumlarını biz yakından müşahede etmekteyiz. Alacakları birkaç liranın hesabını yaparak, kendilerinden olmayanlara benzemeye çalışanlar sünnet savunuculuğu yaparken, İmam’a bunlar verildiği halde terk ederek ve hapiste kırbaçlanarak 70 yaşında iken şehit olduğunu bir kere de ben hatırlatmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bazıları da İmam’ın bazı görüşlerinde yanıldığını söylerken, ciddi bir yaklaşımları ve eleştirileri yoktur. Sadece kendi fikir ve görüşlerinin aksine olduğu için eleştirmeyi doğru görmüşlerdir. Oysa ciddiyetle incelendiğinde İmam’ın nasıl isabet ettiği ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu hakkında ileride ciddi bir çalışmamı aktaracağım. Şimdilik bu kadar ile yetinerek bu konuyu kapatalım&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-6715310617031874142?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/6715310617031874142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=6715310617031874142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6715310617031874142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6715310617031874142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/bouna-imam-azam-demiyoruz-2.html' title='Boşuna İmam-ı Azam Demiyoruz… -2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7282432549298933964</id><published>2007-07-07T09:56:00.000+03:00</published><updated>2007-07-07T10:02:18.869+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 12 (Keramet)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;1. Beşikte ve Annesinin Kucağında Konuşan İki Çocuk&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sahihi Buhari, Kitabu’l-Enbiya, 50 Bab, 107. Hadis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslim bin İbrahim&lt;br /&gt;Cerir bin Hazm&lt;br /&gt;Muhammed İbni Sirin&lt;br /&gt;Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Beşikte yalnız üç çocuk konuşmuştur: Biri isa'dır. (İkincisi de şu kıssadaki çocuktur:) İsrâîl oğulları zamanında Cureyc denilen ruhban bir kişi vardır. Cureyc savmıasında namaz kılarken annesi gelmiş, kendisini çağırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cureyc:&lt;br /&gt;— Namazı bozup anama cevâb mı vereyim, yoksa namaz mı kılayım? diye düşünmüş. (Anası üç defa çağırdığı hâlde namaza devam etmiş.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine anası:&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Bu oğluma fahişe kadınların yüzlerini göstermedikçe onun canını alma! diye beddua etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cureyc savmıasında bulunduğu sırada bir kadın gelip kendisine musallat olmuş ve ona zina teklif etmiş. Fakat Cureyc bundan çekindiği için, bu kızgın kadın bir çobana gitmiş ve kendini ona teslim etmiştir. Kadın bu cinsî münâsebetten bir oğlan doğurmuş. (Kendisinden sorulduğunda) bu çocuğun Cureyc'den olduğunu söylemiş. Bunun üzerine halk rahibe gelmişler, savmıasını (baltalarla, kazmalarla) kırıp yıkmışlar, kendisini de savmıadan aşağı indirip çıkarmışlar ve kendisine küfürler etmişler. Cureyc abdest alıp namaz kıldıktan sonra o piç çocuğun yanına gelmiş ve:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Ey oğul, baban kimdir? diye sormuş.&lt;br /&gt;— Çobandır! diye cevap vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu garip hâdiseyi gören halk, rahibe:&lt;br /&gt;— Senin savmıanı, yânı ibâdet verini altından yaparız! demişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cureyc:&lt;br /&gt;— Hayır, eskisi gibi çamurdan yapın, demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Üçüncüsü de şudur:) İsrâîl oğulları'ndan emzikli bir kadın vardı. Bir gün erkek çocuğunu emzirirken yanından yakışıklı ve haşmetli bir süvârî geçmiş. Bunu gören kadın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Oğlumu bunun gibi heybetli kıl! diye dua etmiş. Çocuk hemen anasının memesini bırakıp süvârîye dönmüş ve:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;— Yâ Allah! Beni bunun gibi kılma! diye duâ etmiş. Sonra anasının memesine dönüp yine emmeye koyulmuş".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Râvî Ebû Hureyre dedi ki: (Peygamber bunu bize hikâye ederken parmağını ağzına koyarak çocuğun emişini misâllendirmişti; O'nun bu hâli gözümün önündedir.) Şimdi ben Peygamber'in kendi parmağını emişini görür gibiyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bundan sonra da o emzikli kadının yanından bir câriye geçmiş. Bu defa kadın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Benim oğlumu şu câriye gibi (hakîr) yapma! diye duâ etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer çocuk yine anasının memesini bırakmış ve:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Beni bunun gibi kıl! demiş. Bunun üzerine kadın, çocuğuna:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Niçin böyle söyledin? diye sormuş. Çocuk da şöyle cevap vermiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— O süvârî kibirli zâlimlerden birisi idi. Şu câriye ise (zavallı bir kadındır; insanlar ona): Sen çaldın, sen zina ettin diye söz ederler; hâlbuki o bunların hiçbirisini yapmamış (masûm) bir kadındır"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Mağara Hadisi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sahihi Buhari, Kitabu’l-Enbiya, 55 Bab, 132. Hadis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize İsmâîl ibn Halîl&lt;br /&gt;Alî ibn Mushir&lt;br /&gt;Ubeydullah ibn Ömer&lt;br /&gt;Nâfi'den&lt;br /&gt;İbn Ömer(sa)'den haber verdi ki, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sizden evvelki gelip geçen ümmetlerden üç kişilik bir topluluk yürüyüp giderlerken birden kendilerini bir yağmur yakaladı. Hemen bir mağaraya sığındılar. Akabinde mağaranın kapısı bunların üzerine kapandı. Bunlar birbirlerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Şu muhakkak: Vallahi ey şu mağara içinde bulunanlar! Sizi buradan doğruluktan başka bir şey kurtarmaz. Onun için sizden her bir kişi doğru söylediğini bilmekte olduğu bir şeyle Allah'a dua etsin, dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan birisi:&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Kat 'î olarak bilmektesin ki, benim ücretti bir işçim vardı, o bana üç sâ' ölçeği pirince karşılık çalışıyordu. Bu işçi o ücreti bırakıp gitti. Ben bu ücret pirincine yöneldim de onu ektim. O ekim işinden iyi mahsûl oldu. Ben ondan bir sığır satın aldım. Bir müddet sonra o işçi bana gelip ücretini istiyordu. Ben de ona: Şu sığırlara git ve onları önüne kat da sür git, dedim. O: Benim, senin yanında ancak üç sâ' ölçeği pirinç darısı hakkım vardır, dedi. Ben yine ona: Şu sığırlara git, onlar senin o üç sâ' ölçeği ücretinden çoğaldılar, dedim. İşçi onları sürüp gitti. Ey Allah 'ım, sen bilmektesin ki, ben bunu senin haşyetinden ötürü böyle yaptım. Onun hatırına bizden şu kayayı aç! diye dua etti. Kaya onlardan biraz açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri de:&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Şüphesiz sen bilmektesin ki, benim yaşlı ihtiyar anamla babam vardı. Ben her gece bunlara koyunlarımın sütünü getirip içirirdim. Bir gece bir engel sebebiyle bunlara süt getirmekte geciktim. Geldiğimde bunlar uyumuşlardı. Ehlim ve çocuklarım açlıktan feryâd ediyorlardı. Fakat ben anam babam içmeden çocuklarıma süt içiremezdim. Bu durumda ben onları uyandırmayı istemedim. Onları terk edip de yataklarında içmelerini bekleyiciler olarak kalmalarını da istemedim. Süt tası elimde tâ fecir doğuncaya kadar bekledim. Allah'ım, sen pek iyi bilmektesin ki, ben bunu senin haşyetinden dolayı yaptım. Bizden bu sıkıntıyı aç! dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akabinde kaya onlardan biraz açıldı, hattâ gökyüzünü gördüler. Diğeri de:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Yâ Allah! Sen kat'î bilmektesin ki, benim bir amca kızım vardı. O bana insanların en sevgilisi idi. Ben ondan emelime nail olmak istedim. Fakat o benden çekindi. Ancak kendisine yüz dînâr getirmemi söyledi. Ben bu yüz altını araştırdım ve bunu kazanmaya muktedir oldum. Sonra yüz dinârı kendisine getirdim ve bunları ona teslim ettim. Kendisinden murâd almaya beni muktedir kıldı (yânı kendini bana teslim etti). Ben onun iki bacağı arasına oturunca kız: Allah'tan kork! Yaratıcı kudretin bekâret mührünü bozma, o mühür ancak bir hakla, nikâh hakkıyla açılır, dedi. Bu sözü üzerine ben üstünden kalktım, yüz dînârı da ona bıraktım. Şüphesiz sen bilmektesin ki, ben bunu ancak senden korktuğum için böyle yaptım. Binâenaleyh bizden bu mağarayı aç! dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duâ akabinde Allah onlardan mağarayı tamamen açtı, onlar da çıkıp gittiler"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Konuşan Sığır ve Konuşan Kurt&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sahihi Buhari, Kitabu’l-Enbiya, Bab:56, Hadis:138&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alî ibn Abdillah&lt;br /&gt;Suyân&lt;br /&gt;Ebu'z-Zinâd&lt;br /&gt;el-A'rac&lt;br /&gt;Ebû Seleme&lt;br /&gt;Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullah (S) sabah namazım kıldırdı, sonra yüzünü insanlara karşı yöneltti de şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"(îsrâîl oğullarından) bir kimse bir öküzünü önüne katıp sürer giderken, birden öküze bindi ve ona değnekle vurdu. Bunun üzerine o hayvan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Şüphesiz biz bunun için yaratılmadık, bizler ancak tarla sürmek için yaratıldık, dedi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bu haberden taaccüp ederek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Subhânallah! Söz söyleyen bir öküz! dediler. Bunun üzerine Rasûlullah:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Ben hayvanın böyle söylediğine inanıyorum, Ebû Bekr ile Ömer de inanıyorlar" buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ebû Hureyre dedi ki:) Rasûlullah bu kıssayı naklettiği sırada Ebû Bekr ile Umer orada cemâat içinde değillerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Yine yukarıdaki senetle) Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Bir adam koyun sürüsü içinde bulunduğu sırada birden kurt hücum etti de, o sürüden bir koyunu alıp götürdü. Çoban koyunu aradı, nihayet onu kurttan kurtardı. Bunun üzerine kurt, o adama:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Sen bu koyunu (şimdi) benden kurtardın! Fakat yırtıcı hay&amp;shy;vanlar gününde, koyunun benden başka çobanı bulunmadığı o gün&amp;shy;de koyunu benden kim kurtaracak? dedi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kıssa üzerine insanlar yine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Subhânallah! Kelâm edip söz söyleyen bir kurt! dediler. Rasûlullah:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— "Ben kurdun böyle söylediğine inanıyorum, Ebû Bekr ile Ömer de inanıyorlar" buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayet Müslim’in Sahihi’nde de kayıtlıdır. (Sahihi Müslüm, Kitabu Fedaili’s-Sahabe, Bab:1 Hadis:13)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayetleri arttırmak mümkün. Ancak konu çok uzadığı için sadece bu rivayetleri vererek hadis külliyatlarında da kerameti anlatan konuların geçtiğini göstermek istedim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7282432549298933964?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7282432549298933964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7282432549298933964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7282432549298933964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7282432549298933964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-12-keramet.html' title='Hârika Haller – 12 (Keramet)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-5379736379121863776</id><published>2007-07-06T01:00:00.000+03:00</published><updated>2007-07-05T23:01:42.025+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 11 (Keramet)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;2. Ashab-ı Kehf’in Hali&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;“Yoksa sen Kehf ve Rakim sahiplerinin bizim şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmışlar ve ‘Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve bize şu işimizden bir çıkış yolu hazırla’ demişlerdi. Bunun üzerine mağarada nice yıllar onların kulaklarına (ağırlık) vurduk (onları derin bir uykuya daldırdık.) Sonra onları uyandırdık ki (onların uyanma müddetleri hakkında ihtilaf eden) iki zümreden hangisinin, (onların) kaldıkları süreyi daha iyi hesap edeceğini bilelim.”&lt;/em&gt; (Kehf Suresi, 9-12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Mağara Yarenlerinin yaklaşık olarak 309 yıl orada kaldığı rivayet edilir. Nitekim ayetteki “nice seneler” ifadesinin tefsiri olarak bu söylenir. Buradaki mevzuumuz tarihin 309 mu yoksa 200 mü olduğu değildir. “Nice seneler” uyuyor olmaları ve sonra hiçbir şey olmamış gibi uyanmaları her gün rastlanacak bir olay değil, bu da “Harika Haller”den birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir bakış ile diyebiliriz ki, bu mağara arkadaşlarının hiç birisi peygamber değildir. Nitekim bir peygamberin durumuna tezat olacak bir çok vakıa vardır. Ancak konumuz bu olayları da incelemek değildir. O halde bu harika durum bir keramettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında farklı bir görüş ileri süren de olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Hz. Meryem ve Kuru Hurma Ağacı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Altından (bir ses) ona seslendi: "Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.”&lt;/em&gt; (Meryem Suresi, 24-26) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci delil olarak Hz. Meryem’in kerametinden bahsetmiştik. İşte burada da ona benzer bir durum söz konusu. Kuru bir hurma ağacı ve mevsim kış. Buna rağmen taze hurma veriyor. Daha önce çeşitli meyvelerin vasıtasız olarak vermesinin yanında burada kuru bir hurma ağacının olması çok da şaşırtıcı olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları bu harika durumun Hz. Zekeriyya’nın bir mucizesi olduğunu söylüyorlar. Bu bir yanılgıdır. O sırada Hz. Zekeriyya’nın, Hz. Meryem’in yerini bilmediğini söylemek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları bu duruma Hz. İsa’nın “İrhasat”ı da demişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum  “Hz. Meryem’in kerametidir” diyenlerin görüşleri bana daha makul geliyor. Çünkü, benzer durumları zaten Hz. Meryem yaşamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar olan bölümde Kur’an’ı Kerim’den 4 adet delil sundum. Aslında bunlar benim şahsi kanaatlerim değil. Elbette alimlerin görüşlerini nakletmeye ve az biraz da olsa kendi yorumlarımı yapmaya çalıştım. Sadece “Tahtın getirilmesi” meselesinde net bir sonuç belirtmedim. Doğrusu bu konu hakkında kendime ait bir görüş seçmiş olsam da, yanlış yapmaktan ve emin olmadığım bir bilgiyi sunmaktan Allah’a sığınırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her halükarda peygamberler olmayan, abid, zahit ve İslam Şeriatının dışına çıkmayan veli kulların kerametlerinin olduğu Kur’an’da da ayan beyan ortadadır. Kur’an’dan delil varsa sünnetten delilin olması ve daha çok olması mümkün ve muhtemeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav)’den gelen rivayetler haricinde Ashab’tan ve daha sonrakilerden de birkaç keramet örneğini aktarmaya çalışacağım. Sanırım asıl sorunda burada olacaktır. Nitekim günümüzde kerameti inkar edenler ya da kerameti sadece eski ümmetlere münhasır kılanlar, Resulü Ekrem (sav)’den sonra keramet olduğuna itimat etmezler. Bunlar da büyük yanılgı içindedirler. Daha önce Hz. Fatıma’nın bir kerametinden bahsetmiştim. Ortada garipsenecek ve  şaşılacak bir durum yoktur. Hz. Meryem bir peygamberin annesidir ve Hz. Fatıma bir peygamberin kızıdır. Allah ikisinden de razı olsun. Onlar ne güzel insanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sormak isterim, neden geçmiş peygamberlerin ümmetleri keramet gösterebiliyorlar da Resulü Ekrem (sav)’in ümmeti göstermiyormuş? Bu nasıl bir anlayış, nasıl bir mantıktır. Bügün bir keramet olayından bahsettiğinizde, alaycı bir tavırla gülümseyen aklı evvellere şaşarım. Hangi peygamberin arkadaşı, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz Ali, gibi olabilir. Hangi torunlar Hz. Hasan, Hz. Hüseyin gibi olabilir. Hangi kız Hz. Fatıma gibi olabilir? Allah izan versin. Nasıl da düşüncesizce hareket edip, günümüz teknolojileri ile Allah’a şirk koşuyorlar. Allah’ın veli kullarına verdiği harika bir hali teknoloji ile açıklamaya çalışıyorlar. Bu çok anlamsız ve çok tehlikelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş tarihlerde olan bütün olayları bilimsel açıklamalara dayandırmaya çalışıyorlar. Psikolojik  hallere bağlıyorlar. Akılları ile yorumlamaya çalışıyorlar. Bunu yaparken de “Müslüman” olduklarını iddia etmeleri çok gariptir. Haşa! Allah’ı hafife alıyorlar ve Kur’an’ı da yalanlamaya çalışıyorlar. Her bir olayın arkasında mantık bulmaya çalışıyorlar. Bu kadar büyük gaflet ve bu kadar ahmaklık olur mu? Eğer mantık bunları alsaydı, akıl bunlara çzöüm bulabilseydi, teknoloji ve psikoloji bu ilimleri çözebilseydi hiç bunlara “HARİKA”, OLAĞANÜSTÜ, OLAĞANDIŞI denilir miydi?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-5379736379121863776?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/5379736379121863776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=5379736379121863776' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5379736379121863776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5379736379121863776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-11-keramet.html' title='Hârika Haller – 11 (Keramet)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-9068033530569444500</id><published>2007-07-05T03:11:00.000+03:00</published><updated>2007-07-04T23:16:35.339+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 10 (Keramet)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İlk delilimizi Hz. Meryem gibi abid bir hanımdan vermişken, buna mutabık olarak bir başka hanım olan ve hanımların en hayırlısından, Resulü Ekrem (sav) ‘in kızı, Hz. Ali (ra)’nın hanımı ve Hz Hasan ile Hz. Hüseyin’in anneleri olan Hz. Fatıma’nın kerametini anlatan bir rivayeti nakledeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayeti ilk İsmail Hakkı Bursevi (ks)’nin Ruhu’l-Beyan Tefsiri’nde okudum. Orada geçen rivayet için kaynak olarak “Eddürril Mensur c:2 s:186” dipnot düşülmüş. Elimin altında olan tefsirlere baktığımda Al-i İmran 37. ayet için aşağıda vereceğim rivayet konusunda bir bilgi verilmemiş. Sadece Hafız İbni Kesir’in Tefsirinde Cabir (ra)’dan gelen rivayet vardı. Rivayet şu şekildedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Resulü Ekrem (sav) birkaç gün yemek yemeden durdu. Sonra bu ona ağır gelmeye başladı. Hanımlarının evlerine uğradı. Onlardan hiç birinde bir şey yoktu. Onlardan çıkıp kızı Fatıma’ya geldi ve&lt;br /&gt;- “Kızcağızım, yanında yiyebileceğim bir şey var mı? Karnım aç” buyurdular.&lt;br /&gt;O da:&lt;br /&gt;- “Anam, babam sana feda olsun, yok” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav), Fatıma’nın yanından çıktıktan sonra bir komşusu Fatıma’ya iki ekmekle bir parça et gönderdi. Fatıma bunları aldı ve bir kaba koyarak:&lt;br /&gt;- “Allah’a yemin ederim ki, Allah Rasulünü kendime ve yanımdakilere tercih ederim” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki hepsi de bir parça yemeğe çok muhtaç idiler. Hasan’ı ve Hüseyin’i Resulü Ekrem (sav)’e gönderdi. O (sav) geri geldi. Fatıma:&lt;br /&gt;“Anam, babam sana feda olsun, Allah bize bir şey gönderdi ben de onu sana sakladım” dedi.&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav) :&lt;br /&gt;“Getir onu kızcağızım” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatıma anlatıyor:&lt;br /&gt;Kabı getirdim, açtım, bir de baktım ki ekmek ve etle dolu. Hz Fatıma kaba bakıp içindekileri görünce adeta dili tutuldu ve anladı ki bu Allah’ın bereketindendir.Allah’a hamd, peygamberine de salat ve selam ederek Resulü Ekrem (sav)’e ikram etti. Rasulullah (sav) onu görünce Allah’a hamdetti ve:&lt;br /&gt;- “Kızcağızım bu sana nereden geldi?” diye sordu.&lt;br /&gt;O da:&lt;br /&gt;- Ey babacığım, bu Allah katındandır. Muhakkak ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” dedi.&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav) tekrar Allah’a hamdetti ve:&lt;br /&gt;- “Kızcağızım seni İsrailoğulları kadınlarının seyyidesi olan Meryem’in bir benzeri kılan Allah’a hamdolsun. Allah Meryem’i rızıklandırıp da bundan sorulduğunda: ‘Bu Allah katındandır. O dilediğini hesapsız rızıklandırır’ derdi” buyurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ali’ye haber gönderdiler. Sonra Resulü Ekrem (sav), Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve peygamberimizin bütün hanımları ile ev halkı ondan doyuncaya kadar yediler. Fatıma diyor ki;&lt;br /&gt;“Yemek kabı yine de olduğu gibi (dolu) duruyordu. Kalanını bütün komşularıma dağıttım. Allah ona çok hayır ve bereket vermişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Meryem ve Hz. Fatıma olayları arasındaki benzerliklerin gözden kaçması asla mümkün değildir. Hz. Fatıma rivayeti (doğru kabul edildiğinde) bir nevi Al-i İmran 37. ayetin tesiri niteliğinde olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Seba Melikesi Belkıs’ın Tahtını Kim Getirdi?&lt;/strong&gt;  &lt;br /&gt;Kitaplara baktığımızda, velilerin kerametlerine bir delil olarak da “tahtın, gözün kırpılmadan getirilmesi”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki; ‘Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm.’ Onun derhal yanında durduğunu görünce; ‘Bu benim Rabbimin lütfündendir’ dedi…”&lt;/em&gt; (Neml Suresi, 40) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetin tefsirinde müfessirler arasında farklı görüşler beyan edenler olmuştur. Bunları kısaca zikredecek olursak şöyle sıralayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;İbni Cerir et-Taberi’nin zikrettiği görüşler&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;1. Abdullah bin Abbas ve Yezid bin Ruman´a göre bu zat, Hz. Süleyman´ın kâtipliğim yapan "Âsif b.Berhiya"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Katade´ye göre ise bu zatın ismi "Belhiya´dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Bazılarına göre ise "Zünnur"dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. İbn-i Zeyd´e göre ise bu zat, denizin içinde bir adada yaşayan takva sahibi bir kul idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İmam Kurtubi’nin zikrettiği görüşler&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;1. Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre nezdinde kitap bilgisi bulunan kişinin adı Asaf bin Berhiya'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. es-Süheylî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan şahıs, Süleyman'ın teyzesinin oğlu Âsaf b. Berhiyâ idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Bir diğer görüşe göre bu şahıs bizzat Süleyman (a.s) idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Bahr dedi ki: Bu elinde takdirlerin yazılı olduğu kitabın bulunduğu bir melektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. es-Süheylî dedi ki: Muhammed b. el-Hasen el-Mukrî'in naklettiğine göre bu kişinin adi Dabbe b. Udd idi. Ancak bu hiçbir şekilde sahih olamaz, çünkü Dabbeb Udd'ün oğlu o da Tabiha'nın oğludur. Adı ise Anır b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead'dır. Mead ise Buht Nassar dönemlerinde idi. Bu dönem ise Süley&amp;shy;man (a.s)'ın döneminden çok sonradır. Mead, Süleyman (a.s)'ın döneminde yaşayamadığına göre ondan beş ata sonra gelen Dabbe b. Udd nasıl onun çağdaşı olabilir? Bu husus üzerinde düşünen kimse bunu açıkça görecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. el-Kuşeyrî; Bu kişi Yemliha adında İsrailoğullarına mensub bir adam idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. İbn Ebi Berze derki: Kitabın bilgisine sahip kişi Ustum idi. Bu İsrailoğulları arasında çok ibadet eden bir zattı, bunu el-Ğaznevî zikretmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. İbn Lehia dedi ki: Bu kişi Hızır (a.s)'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. İbn Zeyd de dedi ki: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişi denizdeki adalardan birisinde bulunan salih bir zat idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Muhammed bin el-Münkedir dedi ki: Bu bizzat Süleyman (a.s)'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. en-Nehaî; Bu kişi Cebrail (a.s)'dır. söylemiştir. Bu görüş İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. İbn Atiyye der ki: İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği görüş şudur: Bu kişi Âsaf bin Berhiyâ adında, İsrailoğullarına mensup salih bir kişi idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;İbni Kesir’in zikrettiği görüşler&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1. İbni Abbas bu kimsenin Hz. Süleyman’ın katibi Asaf olduğunu söyler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Muhammed ibni İshak’ın, Yezid bin Ruman’dan rivayetine göre, bu Asaf bin Berhiya’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Ebu Salih, Dahhak ve Katade’de onun insanlardan olduğunu söylerken, Katade ayrıca onun İsrailoğullarından olduğu fazlalığını getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Mücahit onun isminin Ustum olduğunu söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Katade’nin diğer bir rivayetinde ise isminin Beliha olduğu söylenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Zübeyr ibni Muhammed ise onun Zünnur adında Endülüslü biri olduğunu söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Abdullah bin Lehia onun Hızır olduğunu sanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Fahrüddin er-Razi’nin Tefsir-i Kebir’inde zikrettiği görüşler&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Alimler bu ifade, bahsi gecen şahsın kimlerden olduğu hususunda şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a.  Bunun meleklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi,&lt;br /&gt;b. Bunun insanlardan olduğu da ileri sürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binâenaleyh, birinci görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilaf ederek,&lt;br /&gt;1.  Bu Cebrail (a.s)'dir,&lt;br /&gt;2. Allah Teâlâ'nın Hz. Süleyman'ı desteklediği bir melektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci görüşü benimseyenler de kendi aralarında inkişaf ederek şu izahları yapmışlardır:&lt;br /&gt;1.  İbn Mes'ûd'a göre bu, Hızır (a.s)'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. İbn Abbas'ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman'ın veziri Asaf İbn Berhiyâ'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.  Katâde'ye göre bu, ism-i azamı bilen bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. İbn Zeyd'e göre bu, o denizdeki bir adada yaşayan salih bir kimseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Doğrusu bu, Süleyman (a.s)'ın bizzat kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki (M. Temel Korkmaz);&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Tahtı getiren kişiye ait bir çok görüşün olduğunu en muteber tefsir kitaplarından nakletmeye çalıştım. Daha başka eserlerde de aynı sonucu görmek mümkündür. Konu hakkında en kesin görüşü zikredenlerden iki ayrı görüşü belirtmek gerekirse bunlardan birisi Fahrüddin er-Razi, diğeri de el-Kuşeyri’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Fahrüddin er-Razi’nin Görüşü&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Doğrusu bu, Süleyman (a.s)'ın bizzat kendisidir. Hitap olunan şahıs ise Hz. Süleyman (a.s)'ın kendisiyle konuştuğu ifrittir. Hz. Süleyman (a.s), bir mucize ortaya koymak ve böylece de, her şeyden önce onlara meydan okumak istemiştir. Daha sonra da İfrît'e, İfrît için mümkün olmayan bir sürat içinde, o tahtı kendisinin getireceğini açıklamıştır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;El-Kuşeyri’nin Görüşü&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Nezdinde kitabın bilgisi bulunan kişi Süleyman(as)’dır” diyenler velilerin kerametini inkar etmektedirler.Çünkü (bunlara göre) Süleyman (as) ifrite “Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm” demiş. Bunlara göre de ifritin yaptığı ne mucize ne keramettir. Çünkü cinlerin bu gibi şeylere zaten gücü yeter…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada aslında el-Kuşeyri haksızlık yapmaktadır. Nitekim, bu görüş sahiplerinden olan er-Razi’nin görüşü kerameti inkar üzerine değildir ve er-Razi zaten kerameti de inkar eden birisi değildir. Nitekim önceki gün naklettiğim Ebu Ali el-Cubai’nin görüşlerine çok yerinde tenkitler yaparak olayın keramet olduğunu ispatlamıştır. O halde, el-Kuşeyri’nin bu sözünü biraz abartılı kabul ederek, Cubai gibilere söylendiğini düşünmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tahtın getirilmesinde kesin bir sonuca varmanın da çok önemi olmasa gerek diye düşünüyorum. Eğer, tahtı getiren Süleyman (as) ise bu bir mucizedir. Yok eğer tahtı getiren Asaf bin Berhiya ise bu bir keramettir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada yine de belirtmeden geçmek istemediğim bir durum var. Eğer hatırlarsanız  2 gün önce İmam-ı Azam’ın menkıbelerini anlatırken “3- ‘Bana Sorun’ Diyene Sorular” bölümünde İmamın sorularından bir görüş ortaya çıkabilir. Lütfen orayı tekrar inceleyiniz. Nitekim bazı müfessirler de böyle düşünmektedir hatta er-Razi de buna yakın düşünmektedir. Ya da ben öyle anladım. Konu hakkında 4-5 yönden açıklama görmek için Tefsiri Kebir’e bakılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu tartışmalardan dolayı ben Kur’an’dan ikinci delil olarak bu ayeti vermiyorum. Yarın nasip olursa Kur’an’dan ikinci delile bakacağız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-9068033530569444500?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/9068033530569444500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=9068033530569444500' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/9068033530569444500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/9068033530569444500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-10-keramet.html' title='Hârika Haller – 10 (Keramet)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1598961402020718852</id><published>2007-07-04T03:55:00.000+03:00</published><updated>2007-07-04T10:01:55.596+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 9 (Keramet)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Keramet&lt;/strong&gt; (كَرَامَة) kelimesi, (كَرُمَ) kökünden mastar olarak gelmektedir. “Ke-Ru-Me” sözlükte “&lt;strong&gt;Cömert oldu&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;iyi ve güzel ahlaklı oldu&lt;/strong&gt;, bulut çok yağmurlu oldu” manalarına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ekrem”, “İkram”, “Kerem”, “Kerim”, “Mükremin” gibi kelimeler de “KeRuMe” kökünden türetilmiştir. Keramet sözlükte, cömertlik, azizlik, şeref, bulutun pek çok yağmurlu olması” manalarına gelir. İslam ıstılahında ise keramet; “&lt;strong&gt;Peygamberlik iddiasında bulunmayan, dine bağlı kimsede (veli) görülen harika hallerdir."&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu yazımda “Veli”, “Evliya” kavramı üzerinde durmayacağım. Daha önce bu kavramdan çok kısa bahsetmiştim. Her ne kadar “Keramet” olayı “Veli” ile birebir alakalı olsa da, yazının akışını ve yönünü değiştirmemek için “Veli” kavramının detayına girmeden geçerliliğini ön kabul olarak varsayacağım. Gerekir ise daha sonra ayet ve hadisler ışığında bu kavramı da anlatabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunun bilinmesinde fayda vardır ki; keramet, oluş ve etki açısından “mucize” ile hemen hemen aynıdır. Olağan üstü bir haldir, harikadır. Fakat sebep ve sonuç açısından aynı değildir. Bu ayırıma çok önem vermeliyiz. Bu ifadeyi açmak gerekirse, Mucize ve Keramet arasındaki farkları belirlemekte fayda vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Risâletü'l-Kuşeyri&lt;/strong&gt;’den nakillerde bulunalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli Ebu İshak el-İsferyini şöyle söyledi; “Mucizeler peygamberlerin doğruluğunun delilleridir. Peygamberliğin delili peygamber olmayanda bulunmaz. Nitekim alimin alimliğinin delili muhkem akıldır. Bunun içinde muhkem akıl alim olmayanda yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Ebubekir bin Fevrek (ra); “Mucize doğruluğun delilleridir. Eğer mucize sahibi peygamberlik davasında bulunursa, mucizeler davasında onu doğrular. Eğer sahibi veliliğe işaret ederse, mucize, o’nun halinde doğru olduğuna delalet eder. “Mucize” değil “Keramet” adını alır. Her ne kadar mucize cinsinden olsa da, ayrılık olsun diye ona keramet denilir” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli şunları da ilave etti:&lt;br /&gt;Mucize ile keramet arasındaki fark şudur; “Peygamberler mucizeleri açıklamak ile emir olunmuşlardır. Veli ise kerameti gizlemek mecburiyetindedir. Peygamberler mucizeyi iddia eder, karşı gelenlerin sesini onunla keser. Veli ise ne keramet iddiasında bulunabilir, ne de kerameti ile hasmın susması gerekli olur. Zira o keramet görünen şeyin, hile olması da ihtimaldir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadı Ebu Bekir el_Aşari (ra) buyurdu; “Mucizeler peygamberlerin özelliğidir. Kerametler ise peygamberlerde olduğu gibi velilerde de olur.” (M. Temel Korkmaz’ın Notu: Bu ifadeye dikkat edin. Daha sonra konu hakkında bir açıklama yapacağım.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdülkerim Kuşeyri devamla şunları ekler; “Keramet dünya hayatı müddetince (teklif zamanı) oluşur.” &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Kuşeyri Risalesi, Evliyanın Kerametleri konusu)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında tekrarlamaya gerek yok her şey yukarıdaki alıntılarda netleştirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelmiş geçmiş hiçbir alim Kerametin varlığı konusunda tartışmamıştır. Sadece yine son dönemlerde bazı cahil kimseler akıllarının gücüne dayanarak kerameti de bu gibi harikaları da inkar etmişlerdir. Bunların kendi akıllarından başka hiçbir ciddi delilleri yoktur. Nitekim birazdan konu hakkında Kur’an ve hadis rivayetlerinde vereceğim deliller ile bu görüşlerin ne kadar afaki olduğu görülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Hz. Meryem’e Çeşitli Meyvelerin Gelmesi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı ondan sorumlu kıldı. &lt;strong&gt;Zekeriyya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?"&lt;/strong&gt; deyince, "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızk verendir" dedi.” (Al-i İmran, 37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Meryem’in peygamber olmadığı aşikardır. O halde yanına sürekli gelen bu meyveler neyin nesi oluyor? Hz. Zekeriyya bile hayretle soruyor. Çünkü, Hz. Meryem’e gelen meyveler yazın kış, kışın yaz meyveleridir. Aslen bu durum bir harikadır, bir mucizedir. Ancak burada inkarcılara karşı bir ispat yoktur ve Hz. Meryem böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Bu durum bir keramettir. Nitekim Hz. Meryem son derece iffetli, ibadetine düşkün ve Allah’ın veli kullarından birisidir. Bu hal onda sonradan zuhretmediği gibi devamlılığını da sürdürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda yaptığım açıklama bütün ulemanın müttefik olduğu bir görüştür. Ancak her zamanda olduğu gibi bu görüşe de itiraz edenler ve bazı açıklamalar ileri sürenler olmuştur. İşte bunlardan birisi de Ebu Ali el-Cubai’dir. Şöyle itiraz ediyor;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bu harika hallerin, Zekeriyya (as)’ın mucizelerinden olduğunun söylenmesi niçin caiz olmasın? Bu, üç şekilde açıklanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Açıklama: Zekeriyya (as), Hz. Meryem için, genel olarak Allah’ın ona rızk ulaştırmasına dua etti. Allah katından ona gelen rızkların tafsilatından çoğu kez habersizdi. Nitekim herhangi bir zamanda, bizzat rızk olan bir şeyi gördüğünde ona, “Bu sana nereden geliyor?” dedi. Meryem de, “Bu, Allah katındandır” diye cevap verdi. İşte buna göre Allah’ın bu mucizeyi Zekeriyya (as)’nın duası ile ortaya çıkardığı anlaşılmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Açıklama: Zekeriyya (as)’nın Hz. Meryem’in yanında alışılmış fakat gökten gelen bir rızk görmüş olması muhtemeldir. Bu durumda Zekeriyya (as), bunun Meryem’e bir insan tarafından gönderildiğinden endişe ederek sormuş, Meryem’de “Bu, Allah katındandır başkasından değil” diye cevap vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Açıklama: Hz. Meryem’in yanında herhangi bir harikulade olayın meydana geldiğini kabul etmiyoruz. Aksine ayetin manası şöyledir. “Allah Teala züht ve ibadet ile meşgul olan hanımlara infakta bulunmaya can atan bazı müminler eliyle, Hz. Meryem’i rızıklandırıyordu. Zekeriyya (as) bu yiyeceklerden herhangi bir şey görünce, bunun ona uygun olmayan bir şekilde gelmiş olmasından korktu. İşte bundan dolayı durumun aslını ona sordu.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sırf kerameti inkar gayreti ile yapılan bir çok açıklama da bu şekildedir. Ayete bakar ve sadece aklına gelenleri söylemeye çalışır. Oysa bazı kuralları bir kenara yazarak düşündüklerini arada bir bu kurallar ile kontrol etse daha isabetli olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu izahları tek tek ele almanın bir manası yoktur. Topluca cevap vermek gerekirse derim ki;&lt;br /&gt;Madem ki Mucize Zekeriyya (as)’a aittir, halde neden mucizenin sonucunda oluşan bir olaydan habersiz olabiliyor? Bu nasıl mümkün olur? Ya da 3. açıklamada olduğu gibi kendi mucizesi ile bir başkasını nasıl karıştırır? Mucizeler ayan beyandır. (Bunu teferruatı ile işledik.) Mucizelerin oluşunda ve sonucunda netlik vardır. Oysa Cubai’nin görüşüne göre Zekeriyya (as) mucize sonucunda oluşan olaylardan habersizdir. Bunu akıl nasıl alır, hele ki iman etmiş bir akıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Zekeriyya (as)’ın duası neticesinde bu olay gerçekleşse idi, o halde bu olay sonucunda Allah’a dua etmesi mantıksız olmaz mıydı? Nitekim bir sonraki ayette Allah Teala şöyle buyuruyor;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Orada Zekeriya Rabbine dua etti:&lt;/strong&gt; ‘Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin’ dedi.” (Al-i İmran, 38)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zekeriyya (as)’nın buradaki duası ittifakla bir önceki ayette olan “Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızk verendir” ifadesine binaendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar da gösteriyor ki bu durum Zekeriyya (as)’nın bir mucizesi değil, Hz. Meryem’in bir kerametidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1598961402020718852?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1598961402020718852/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1598961402020718852' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1598961402020718852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1598961402020718852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-9-keramet.html' title='Hârika Haller – 9 (Keramet)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1415968649712306943</id><published>2007-07-03T09:13:00.000+03:00</published><updated>2007-07-03T09:30:05.528+03:00</updated><title type='text'>Boşuna İmam-ı Azam Demiyoruz… -1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İmam Ebu Hanife hakkında toplumumuz neredeyse hiçbir bilgiye sahip değildir. Hatta bazı çevreler İmam’a kızarlar. Elbette haksız sebeplerden ve atılan iftiralardan dolayı bunu yapmaktadırlar. Bunlar İmam’ın ilmi hakkında en ufak bir bilgiye sahip değillerdir. Bu nedenle ara da bir İmam’ın yaşadığı bazı olayları ve bu olaylar karşısındaki tutumlarını, verdiği fetvaları ve görüşlerini bildiren konuları aktarmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konulara başlıkları ve numaraları kendim karışmasın diye koydum, herhangi ilmi bir yaklaşımı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen konular içerinde geçen meseleleri önce kendiniz cevaplamaya çalışın, sonra İmam’ım görüşünü okuyun. İmam’ın neden İMAM-I AZAM olarak adlandırıldığını daha iyi kavrayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- İbadet Et&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Adamın biri malını sakladığı yeri unutup, hatırlayamayınca, Ebu Hanife’ye gelerek, kendine yardımcı olmasını istemişti. İmam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu fıkıhla ilgili bir konu değildir. Ama sen sen git, bu gece sabaha kadar Allah’a ibadet et. Ümit ediyorum ki malını koyduğun yeri hatırlayacaksın, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam gitti. Gece sabaha kadar ibadet için namaza durdu. Daha gecenin dörtte biri geçmemişti ki, adam malını koyduğu yeri hatırladı. Ertesi günü geldi. Teşekkür etmek için Ebu Hanife’ye durumu bildirdi. İmam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Şeytan’ın, seni sabaha kadar ibadet etmene rıza göstermeyeceğini biliyordum. Keşke Allah’a şükür için, hatırladıktan sonra ibadetini sabaha kadar devam ettirseydin, dedi. (İbnul Cevzi , Kitabu’l-Ezkiya, s:48, Miftahu’s-Saade, c:2, S:208)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Yemin Kefareti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir şahıs İmam’a geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben, Ailem konuşmadıkça onunla konuşmayacağım diye yemin ettim.Eşim de; “sen konuşmaya başlamadıkça, konuşmayacağım” diye yemin etti. Bunun çaresi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam:&lt;br /&gt;- Git, hemen eşinle konuş, hç bir şey lazım gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmamın bu fetvasını Süfyan es-Sevri duyunca; “Bu hükmü nasıl çıkardın” demişti. İmam da şöyle izah etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Madem ki önce koca yemin etmiş, onun yemininden sonra da kadın söze başlayarak yemin etmiştir. Öyle ise kocanın yemini yerine gelmiştir. Böylece kefaret gerektiren durum olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıklamayı dinleyen Süfyan;&lt;br /&gt;- İlim babında senin sahip olduğun keşiflerden bizler gafiliz, diyerek aczini itiraf etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- “Bana Sorun” Diyene Sorular&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Katade, Kufe’ye gelmişti. Kufelilere dedi ki;&lt;br /&gt;- Bana helal ve haramdan sorular sorun ki, size cevaplandırayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hanife, Katade’ye;&lt;br /&gt;- Bir kişi uzun müddet eşinden ayrı kalmış, eşi de kocasının ölüm haberinin gelmesi üzerine evlenmiş, bundan da birçocuğu olmuş, kaybolan adam da çıkıp gelmiş ve bu çocuk benden deyip, ikinci koca da nesep iddiasında bulunsa, bunların her ikisi de aynı kadına kazf (iftira) etmiş olurlar mı? Yoksa yalnız birisi mi kazf etmiş sayılır? Eğer bu soruya kendi görüşü ile cevap verirse mutlaka hataya düşer, eğer bir hadis rivayet etmeye kalkarsa yalan söylemiş olur, demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katade cevap bulamayınca:&lt;br /&gt;- Böyle bir hadise olmuş değildir. Vuku bulmayan hadisenin durumu hakkında bana niçin soru soruyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hanife:&lt;br /&gt;- Alimler böyle belalara gelmeden önce, hazırlıklı bulunmalıdırlar. Vaki olduğunda ise olaya giriş ve çıkışı daha çabuk bulurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katade:&lt;br /&gt;- Bırakın bunları bana tefsirden sorun, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Hanife;&lt;br /&gt;- “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Yanında ilahi kitaptan bir ilim bulunan kişi dedi ki;…&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Neml Suresi, 40)” ayetinde, kendisinde ilm-i ilahi’nin bulunduğunu bildiren kişi kimdir?&lt;br /&gt;- Bu kimse Süleyman Peygamberin katibi Asaf bin Berhiya’dır. İsm-i Azam’ı bilirmiş&lt;br /&gt;- Peki Süleyman (as) İsm-i Azam’ı bilir miydi?&lt;br /&gt;- Hayır bilmezdi.&lt;br /&gt;- Bir peygamberin zamanında o peygamberden daha alim bir kimsenin bulunması caiz midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katade buna da cevap bulamamıştı.&lt;br /&gt;- Sizinle tefsir hususunda konuşmayacağım. Bana fukahanın ihtilaf ettikleri konulardan sorunuz, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam-ı Azam bu sefer;&lt;br /&gt;- Peki, siz kesin surette mü’min misiniz?&lt;br /&gt;- Öyle ümit ediyorum.&lt;br /&gt;- Neden böyle dediniz?&lt;br /&gt;- &lt;em&gt;&lt;strong&gt;“O’dur ki, hesap gününde bağışlanmamı umarım (Şuara,82)”&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; ayete istinaden böyle söyledim.&lt;br /&gt;- İbrahim (as)’a, sen iman etmedin mi diye sorulduğunda; “&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Evet inandım, kalbim yatışsın diye sordum&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Bakara Suresi, 260)” ayetine dayanarak konuşsaydın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katede oturduğu yerden öfke ile kalkarak, bir daha Kufe’de hadis okutmayacağına yemin etti.&lt;br /&gt;(İbni Abdilber, el-İntika, s:156-157)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4- Evin Duvarı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir kişi Ebu Hanife’ye gelerek;&lt;br /&gt;- Evimin duvarında bir pencere açmak istiyorum, açabilir miyim?&lt;br /&gt;- Komşunun namusunu göz önünde bulundurmak şartı ile açabilirsin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın komşusu bu durumu öğrenince Kadı İbni Ebi Leyla’ya şikayette bulundu. Kadı da adamın pencere açmasını yasakladı.Bu sefer Ebu Hanife meseleyi danışan kişiye&lt;br /&gt;- Git duvarını yık, yaptırma masrafı bana ait olsun, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam duvarını yıkınca komşu tekrar Kadı’ya başvurdu. Bu durumu Kadı yasaklayamadı ve şöyle dedi.&lt;br /&gt;- Bir insan kendi malını yıkmaya karar verebilir. Ben ne karışabilirim.&lt;br /&gt;- Siz daha önce pencere açılmasına müsaade etmemiştiniz. Şimdi her taraf açıldı&lt;br /&gt;- Artık bende tedbir kalmadı. Bu adam dersini büyük yerden almış. Benim hatamı tebarüz ettirerek yaptığı hareketle yüzüme vurdu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1415968649712306943?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1415968649712306943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1415968649712306943' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1415968649712306943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1415968649712306943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/bouna-imam-azam-demiyoruz-1.html' title='Boşuna İmam-ı Azam Demiyoruz… -1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8003905069670516777</id><published>2007-07-02T11:02:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T11:05:35.082+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 8 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ayet çok açık, Resulü Ekrem (sav)’in, Geceleyin Mescid-i Aksa’ya yürütüldüğünü söylüyor. İki Mescit arasındaki mesafe belli. Deve ya da at ile gidiş ve dönüşün 2 ay sürdüğü söylenmektedir. O halde bu bir harikadır, elbette bu bir Mucize’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün vermiş olduğum rivayetler de, bu ayete mutabık ve sahih olduğuna göre, bu durumun Resulü Ekrem (sav)’e verilmiş bir mucize olduğunu, akıl sahibi olanlar nasıl inkar ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşrikler Allah Resulü’nü yalanlamak için “&lt;strong&gt;akılcı&lt;/strong&gt;” sorular soruyorlar ve bu sorularında da haklılar. Kim olsa aynı şeyi sorar. “Madem gittin geldin, hadi söyle bakalım, ne gördün?” Bu da gösteriyor ki, rivayetlerde her şey çok doğal ve normal. Anlatılanlar tam olarak bir inkara uygun tavırlar. İşte bu sorulardan sonra Müşriklerin aciz kalmaları gündeme geliyor. Yine bir “&lt;strong&gt;harika&lt;/strong&gt;” olarak Mescid Resulü Ekrem (sav)’in önüne getiriliyor ve O da bütün sorulara bir bir cevap veriyor ve müşrikler de bu durum karşısında aciz kalıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada inkar edilecek nokta nedir? Bunun bir mucize olduğunu koca koca (!) yazarlar nasıl görmezler. Daha önce de söylediğim gibi, bu tip yazarların amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Bu “&lt;strong&gt;kuru gürültücü&lt;/strong&gt;” yazarlar bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyorlar ama farkında değiller ki boğulanlar da kendileri oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsra olayı hakkında bir çok soru ve yorum yaparak olayı gürültü ile halletmeye çalışmaktadırlar. Bunlardan bazılarını cevaplamaya çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denirse ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İsra olayı sadece “ruh” ile olmuştur. Bedenen gerçekleşmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bunu böyle anlamak için elinde kesin bir hüccet olması gerekir. Senin bu görüşün sadece İsra’nın bir Mucize olmadığını ispatlamaya çalışma gayretidir. Oysa ayette bunun ruh ve beden diye bir ayırıma tabi tutulmadığı aşikardır. Ayette “yürütülen” olarak “abdihi” (&lt;strong&gt;kulunu&lt;/strong&gt;)  ifadesi kullanılmıştır. “Kul”dan bahsedilirken sadece ruhtan bahsedildiğine dair başka bir hüccet, delil gerekir. “Bir &lt;strong&gt;kulu&lt;/strong&gt;, namaz kılarken men edeni gördün mü sen?” (Alak suresinde 9-10) ayetindeki kulun da “&lt;strong&gt;ruh&lt;/strong&gt; “ ile mi namaz kıldığı iddia edilecektir. Bu sadece boş bir gayretkeşlik, düşüncesizlik, cehalet ve en tehlikelisi de aklını ve anlayışını Kur’an’a değil, Kur’an’ı aklına uydurmaya çalışmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denirse ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İsra olayı “Rüya”da olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu da çok zorlama bir anlayıştır. Nitekim İsra süresinin 1. ayetinden sonraki ayetleri okursanız göreceksiniz ki, başka konular anlatılmıştır. Ancak bu görüşe sahip olanlar 60. ayeti delil getirmekten başka yapışacakları bir tutanak yoktur. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Hani Biz sana: "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. &lt;strong&gt;Sana gösterdiğimiz o rüyayı&lt;/strong&gt; insanları denemek için yaptık, Kur'an'da lanetlenmiş ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor.”&lt;/em&gt; (İsra Suresi, 60)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette geçen rüya kelimesine istinaden böyle düşünmektedirler. Oysa durum hiçte böyle değildir. Zorlama akılla çok fazla ileriye gidilemeyeceği burada da aşikar olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer bu ayetteki rüyadan kasıt, İsra olayı olsa idi, “kul” ifadesi kullanılmaması gerekirdi.. Çünkü rüya bedenen değil, ruh ile gerçekleşen bir durumdur. O halde ayet şöyle olmalıydı (haşa) “Kulunun ruhunu… yürüten.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ben “rüya” kelimesinin Arapça tahliline hiç girmeyeceğim ve bu İsra 60 ayetinin de alimler tarafından nasıl tefsir edildiğini anlatmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eğer denilirse ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İsra olayının rüya olduğu konusunda bazı rivayetler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu tür yazarların bunu söylemeleri sadece kendileri ile çelişkiye düştüklerini gösterir. Çünkü onlar rivayetleri kabul edecek olsaydılar, mütevatir derecesine ulaşmış rivayetleri kabul ederdiler. Demek ki bu iddiayı inanarak değil, muhatabını sıkıştırmak için yapmaktadırlar. Allah bizleri bu anlayıştan korusun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat ediniz ki burada kesinlikle Miraç olayına karışmadım. Sadece İsra olayından bahsediyorum.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsra olayı açık seçik olarak bir mucizedir. Bunun mucize oluşunun ve inkarcıları aciz bırakışının delillerini ise önceki gün verdiğim rivayetler ve atıf yaptığım kaynaklar ile ortaya koymuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav) kavmine İsra ve olanları haber veriyor. Kavmin inkarcıları da, Resulü Ekrem (Resulü Ekrem (sav)’i yalanlamak için herkesi topluyor ve ona cevaplayamayacağını düşündükleri basit sorular soruyorlar. Allah Teala da Nebisinin gözleri önüne olayları ve mahalleri getirerek onlara haber vermesini sağlıyor. Böylece kafirler diyecek bir şey bulamıyorlar. Enteresandır ki onlar da doğru söylediğine kani geliyorlar ama bu yine de onların inkarını sürdürmelerine mani olmuyor. Hatta bazı rivayetlerde de, inanan oldukları iddia edilenler, tekrar inkar yolunu seçiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yazar ne demişti?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;“Peygamber sadece Mucize olarak Kur’an’ı getirmiştir. Bunun haricinde, diğer peygamberlere verilmiş mucizelere benzer, o tarz da mucize verilmemiştir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa Kur’an’dan iki ayeti ve bu ayetleri tevatür derecesinde destekleyen (delil olması açısından) bir çok hadisin olduğunu biliyoruz. Hal böyle olunca biz yazara ve anlayışına mı inanacağız yoksa Kur’an’ı da bize tevatüren nakleden o kutlu insanlara mı inanacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin kökeninde maalesef modern olmaya çalışma hastalığı yatmaktadır. Dini anlayışı ve inanışları inkarcılara hoş gösterme çabası yatmaktadır. Bu çok tehlikeli akımlar memleketimizde bu saatten sonra elbette daha hızla yer bulacaklardır. Çünkü, gençliğin tamamen kaynaklardan uzaklaştırılması sağlanmıştır. Üniversitelerde görev yapan İlahiyat Fakültesi memurları (elbette hepsini kastetmiyorum, kastım bu yazar ve onun anlayışına mensup memurlardır) kendilerini dinde tek söz sahibi saymaktadırlar. Kendilerine biçtikleri elbiseyi herkesin kabul etmesi için de kendilerine “bilimsel” bir eda vermektedirler. Böylece bu işin kendi ellerinde olduğunu vurgulamaya çalışmaları, boy gösterdikleri sempozyumlarda aşikardır. Oysa bilmeleri gerekir ki (kesinlikle biliyorlar) &lt;strong&gt;İslam’da ruhbanlık yoktur.&lt;/strong&gt; İslam “Bilim Dini” de değildir. Kimsenin anlayışına ve mantığına da dayanmaz. Hele hele “Mantık Dini” hiç değildir (Bu konuda yazmıştık).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynaklardan uzaklaştırılan insanlar 300-400 sayfalık özet kitaplarla idare edilmeye çalışılmaktadır. Bu büyük bir oyunun önemli bir parçasıdır. Oyun tutmuş ve bu figüranlar da bu oyunun aleti olmuşlardır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ben diyorum ki,&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kur’an ve Resulü Ekrem (sav) ortadadır. Üzerinden 1400 küsur yıl geçmiş olsa da, daha ilk zamanlar da Resulü Ekrem (sav)’in Kur’an’ı bize tebliğ ettiği aşikardır. Onu açıkladığı ve arkadaşlarının da bu açıklamaları sıkı sıkıya muhafaza ettikleri bilinmektedir. &lt;em&gt;“1400 sene evvel sadece Kur’an gelmiştir, başka da hiçbir şey olmamıştır”&lt;/em&gt; gibi bir davranış sergileyen günümüz insanları ne çok yanılmışlardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8003905069670516777?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8003905069670516777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8003905069670516777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8003905069670516777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8003905069670516777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-8-mucize.html' title='Hârika Haller – 8 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7377854914853337843</id><published>2007-07-01T13:02:00.000+03:00</published><updated>2007-07-02T12:54:30.790+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 7 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Malumunuzdur ki, İsra ve Mirac hadiseleri aynı zamanda olduğu konusunda ittifak vardır. Bu nedenle konu hakkında gelen rivayetler ekseriyetle uzuncadır. Miraç hadisesinin detayı anlatıldığı için rivayetler uzundur. Ben burada Miraç konusuna hiç girmeyeceğim. Bu nedenle verdiğim hadis kaynaklarından ve tefsirlerden bakarak konunun detaylarını öğrenmeniz mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde bulunan Hafız İbni Kesiri’in tefsiri mufassaldır. Bütün rivayetleri almış ve sanıyorum en uzun tefsir ettiği ayet de İsra Suresinin birinci ayetidir. Konu hakkındaki bütün rivayetleri almıştır. Ben bu rivayetlerin sadece kimlerden olduğunu aktarmakla yetineceğim ve siz konunun ne kadar uzun olduğunu ve öyle tek bir kalemle çizilip atılamayacağını anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Enes Bin Malik’in rivayeti&lt;br /&gt;2. Enes bin Malik’in Malik bin Sa’saa kanalıyla rivayeti&lt;br /&gt;3. Enes bin Malik’in Ebu Zerr’den rivayeti&lt;br /&gt;4. Enes bin Malik’in Ubeyy ibni Ka’b el-Ensari’den rivayeti&lt;br /&gt;5. Zübeyde ibni Husayb el-Eslemi’nin rivayeti&lt;br /&gt;6. Cabir İbni Abdullah’ın rivayeti&lt;br /&gt;7. Huzeyfe ibni el-Yemman’ın rivayeti&lt;br /&gt;8. Ebu Said Sa’d inbi Malik ibni Sinan el-Hudri’nin rivayeti&lt;br /&gt;9. Şeddad ibni Evs’in rivayeti&lt;br /&gt;10. Abdullah ibni Abbas’ın rivayeti&lt;br /&gt;11. Abdullah ibni Mes’ud’un rivayeti&lt;br /&gt;12. Abdurrahman ibni Kurt’un rivayeti&lt;br /&gt;13. Ömer İbni Hattab’ın rivayeti&lt;br /&gt;14. Ebu Hüreyre’nin rivayeti&lt;br /&gt;15. Mü’minlerin Annesi Hz. Aişe’nin rivayeti&lt;br /&gt;16. Ebu Talip kızı Ümmühani’nın rivayeti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok enteresandır, Hafız İbni Kesir bir de “Sahabeden bir topluluğun rivayeti” diyerek şunları yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafız Beyhaki der ki: Bize Ebu Abdullah… Hemedan’da Abdan ibni Yezid ibni Dehhak’dan rivayet etti. Ona Hemedanlı İbrahim ibni Hüseyn anlatmış. Ona Ebu Muhammed İsmail bin Musa el-Fezari anlatmış Ona Ömer ibni Sa’d en-Nasri anlatmış. Bu zat Nasr bni Kuayn oğullarındandır. Ona Abdülaziz anlatmış, ona Leys ibni Ebu Süleym ve Süleyman el-A’meş anlatmış, ona Ata ibni Said anlatmış, o da Ali bin Ebu Talib ve Abdullah ibni Abbas’dan nakletmiş. Muhammed ibni İshak ibni Yesar, Abdullah ibni Abbas’tan, Süleym ibni Müslim el-Akili kanalıyla, Amir eş-Şa’bi’den o da Abdullah ibni Mes’ud’dan nakletmiş. Cüveybir deDehhak ibni müzahim’den nakletmiş ki; bunlar şöyle demişler: Rasulullah (sav) yatsı namazını kılmış, Ümmihani’nin evinde uyuyordu. Ebu Abdullah el-Hakim der ki: Bu ihtiyar bunu bize söyledi ve hadisleri zikretti. Metin bir nüsha olarak ondan duyulup yazıldı. O, uzun bir hadis anlattı. Hadiste derecelerin, meleklerin ve rivayet doğru ise, Allah’ın kudretinden inkarı imkansız olan daha bir çok şeylerin mevcudiyetinden bahsetti. Beyhaki der ki: Daha önce zikrettiğimiz Ebu Harun el-Abdi’nin hadisinde İsra ve Miraç hadisesinin ispatı için yeterli bilgiler vardır. Tevfik Allah’tandır. Ben derim ki: Bu hadis, tabiin ve tefsircilerin önderlerinden bir çok kişiden mürsel (mürsel hadis: Senedinden sahabe düşülmüş ve tabiin direk Resulü Ekrem’den nakletmiştir) olarak rivayet edilmiştir. Allah’ın rahmeti onların hepsinin üzerine olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Kurtubi el-Camiu li-Ahkami’l Kur’an adlı tefsirinde şunları söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsra bütün hadis eserlerinde sabit olmuştur. Sahabelerden gelen bu hadisler İslam diyarının her bir yerinde rivayet olunmuştur. &lt;strong&gt;Bu yönüyle İsra hadisleri mütevatir hadislerdendir.&lt;/strong&gt; En-Nakkaş bu hadisleri rivayet eden 20 sahabe zikretmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim’deki rivayetler ile birlikte diğer hadis hazırlarının sadece ravi zincirlerini buraya aktarsam inanılmaz sayfa sayısı olacaktır. Bu nedenle Ay’ın Yarılması hadisesinde olduğu gibi yapmayacağım. Aslında tek bir rivayeti bile tam olarak burada aktarmak çok yer alacaktır. O nedenle ben sadece İsra hadisesini ve bu hadise karşısında inananların ve inkarcıların durumunu nakletmekle yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav) geceleyin Beyt’i Mukaddes’e yürütüldüğünde Cibril kendisine merkepten büyük katırdan küçük bir hayvan getirdi. Cibril Hz. Peygamberi onun üzerine bindirdi. Adımını gözün uzandığı en son noktaya basardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…….&lt;br /&gt;Beyti Mukaddes’te olan olaylar ve Miraç bölümü&lt;br /&gt;…….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber bineğe bindi ve ayrıldı. O bir süre yol almıştı ki Kureyşli bir kervana rastladı; üzerinde biri siyah biri beyaz iki çuvalın bulunduğu bir devenin yemek taşıdığını gördü.Devenin hizasına gelince deve ürktü ve döndü. O deve bağırarak çöktü. Sonra Hz. Peygamber döndü. Sabah olunca kavmine başından geçenleri haber verdi. Müşrikler Hz. Peygamberin sözünü duyunca, Hz. Ebu Bekir’e gelip; “Ey Ebu Bekir arkadaşında bir şeyler mi var?” dediler. “Bu gece bir aylık mesafeye gidip döndüğünü haber veriyor.” Hz. Ebubekir dedi ki: “Eğer bunu o söylemişse muhakkak doğru söylemiştir. Biz onun için bundan daha ötesini tasdik ederiz, onun göklerden haber aldığını doğrularız.” Müşrikler Hz. Peygambere dediler ki: “Söylediğinin delili nedir?” Hz. Peygamber dedi ki : “Kureyşli bir kervana rastladım. O falanca yerdeydi. Kervan bizden ürktü ve yön değiştirdi. O kervandan bir devenin üzerinde siyah ve beyaz çuval bulunmaktadır, bağırıp yıkıldı” dedi. Kervan dönünce durumu sordular, onlar da Hz. Peygamberin anlattığı şekilde haber verdiler. Bu sebeple Hz. Ebubekir’e “Sıddık” ismi verildi. Sonra Hz. Peygambere; “Seninle beraber Musa ve İsa var mıydı?” diye sordular. Hz. Peygamber; “Evet” dedi. “Onları bize vasfet” dediler. Hz. Peygamber; “Peki” dedi. “Musa esmer tenli bir kişidir, sanki Ummanlı Ezd kabilesinin erkekleri gibidir. İsa ise orta boylu uzuncadır. Kızıla çalar gibidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben Beyt el-Mukaddes’e götürüldüğüm zaman Kurayşliler beni yalanlayınca Hicr’de durdum. Allah Teala bana Beyt el-Mukaddes’i ayan beyan gösterdi ve ben oradaki işaretleri Kurayşlilere bildirirken bu gösterilen şekle bakıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber sabahleyin hayret verici haberi Mekkelilere anlattı ve şöyle dedi: “Dün gece ben Beyt el-Mukaddes’e gittim. Oradan göklere çıkarıldım ve şunu şunu gördüm.” Ebu Cehil ibni Hişam dedi ki: “Muhammed’in dediğine hayret etmiyor musun? O dün gece Kudüs’e gittiğini iddia ediyor. Sonra da sabahleyin yanımızda oluvermiş. Halbuki bizlerden birimiz bineğiyle bir ayda oraya gider ve ancak bir ayda geri dönebilir. Bu dediğin iki aylık yolu bir gecede aşmış.” Ebu Said el-Hudri der ki; Hz Peygamber onlara Kureyşlilerin kervanını haber verip; “Ben göğe doğru çıktığımda onları falanca falanca yerde gördüm, içlerinden bir deve ürkmüştü. Dönüşümde onu Akabe’nin yanında gördüm ve onlara her kişiyi devesiyle birlikte teker teker haber verdim. Şu devesi, şu yükle yüklü” dedi. Müşriklerden bir adam kalkıp dedi ki; “Ben insanlar arasında Beyt el-Mukaddes’i iyi bilenim. Onun yapısı nasıldır, şekli nedir? Dağa yakınlığı ne kadardır? Eğer Muhammed doğru söylüyorsa size onu bildiririm, eğer yalan söylüyorsa onu da bildiririm.” O müşrik geldi ve dedi ki: “Ey Muhammed, ben insanlar arasında Kudüs’ü en iyi bilenim. Onun yapısı nasıldır bana bildir. Onun şekli nasıldır? Dağa yakınlığı ne derecedir? Ebu Said el-Hudri der ki;Resulü Ekrem (sav)’in gözünün önüne oturduğu yerde Beyt el-Makdis getirildi. Bizden birimizin evine bakması gibi, Resulü Ekrem (sav) de ona baktı. “Yapısı şöyle ve şöyledir, şekli şöyle ve şöyledir, dağa yakınlığı şu kadardır” dedi. Öbür adam da; “Doğru söylersin” deyip arkadaşlarına vardı ve “Muhammed söylediğinde doğrudur” ya da buna benzer bir şey söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve buna benzer rivayetler sürüp gitmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7377854914853337843?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7377854914853337843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7377854914853337843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7377854914853337843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7377854914853337843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/07/hrika-haller-7-mucize.html' title='Hârika Haller – 7 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-5324972976779209943</id><published>2007-06-30T08:33:00.000+03:00</published><updated>2007-07-01T13:12:42.058+03:00</updated><title type='text'>Ne kadar bilgiliyiz?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Herkes kendisine baksın, sonra eline aldığı bir kitaba, daha sonra da eğer varsa kütüphanesine kısa bir göz gezdirsin. Bu kitapları yazan insanlar ile kendisini tek tek kıyaslasın. Varılan sonuçları da bir kenara kaydetsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de içinizden “Bugün bu adam neden bahsediyor” diye geçiriyorsunuzdur. Çok ciddiyim. Biz insanlar olarak toplumun ve geçmiş toplumların neresindeyiz? Bunu topluca tespit etmek mümkün değildir. Ancak tek tek yapabiliriz. “Nasıl yaparız?” sorusuna ise hemen hemen tek bir açıdan cevap verebiliriz, bu da ancak “bilgi” noktasından olabilir. Bir kimsenin ne kadar iyi bir insan olup olmadığını tespit etmek zordur. Çünkü iyilik izafi (göreceli) bir kavramdır. Mülayimlik, sertlik, akıllılık, zeka, muhakeme yeteneği gibi kavramlar asla tespit edilemez. En belirgin olanı “bilgi”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür tespitleri de toplu olarak yapmanın ve kamuoyuna açıklamanın hiçbir anlamı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden böyle değildik. Ama şimdi herkes konuşuyor. Herkesin hemen hemen her konuda bir görüşü var. Herkes neredeyse her konuda yorum yapıyor. Argo tabiri ile diyecek olursam “Ağzı olan konuşuyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de toplumun önünde konuşanlar var. Toplumları yönlendirmek, onlara yol göstermek ve önder olmak için konuşanlar var. Acaba bunlar ne kadar bilgi sahibi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu yazıyı yazarken, biraz önceki bahsettiğim “ağzı olan konuşuyor” grubuna dahil oluyorum galiba. Neden? Sağıma bakıyorum “Tefsirler”, soluma bakıyorum “Hadis Külliyatları”, önüme bakıyorum “Tarihler”, “Fıkıhlar”, “Dil Kitapları”, “İlmihaller”, “Yorumlar”, “Ansiklopediler” ve daha saymadığım kitaplar ile dolu. Bir de bunlar bende olanlar. Ya bir kütüphane de olsaydım? Sonra kendimi yokluyorum. Diyorum ki “ı ıııh”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli annem benim küçük kızıma bakardı, “daha olmamış” derdi. Yani “bu çocuğa nasıl bakıyorsunuz, ne yediriyorsunuz, halen ete kemiğe bürünmemiş” demek isterdi. Aynı tabir ile ben de kendime baktığımda “daha olmadığımı” görüyorum. Diyorum ki kendi kendime, “benden ne köy olur, ne kasaba.” Bu günlüğü yazarken, bu kadar kitabın yazarları karşısında yüzüm kızarıyor. Kendimi aciz hissediyorum. Yaptığımdan utanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin sormadan da edemiyorum. Bilmeyenler avazı çıktığı kadar bağırırken, bilenler nerede? Cevap geliyor hemen. Günde onlarca kitap çıkıyor piyasaya, daha ne bilenini arıyorsun? Ben cidden bileni arıyorum. "Bilerek konuşanı" soruyorum. Bildiğini en güzel şekilde ifade edeni, ifadelerini anlaşılabilir kılanı arıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyduğumu ve okuduğumu hemen anlamak istiyorum. Çünkü ben halktan birisiyim. Bana beylik laflar edenleri asla “Bilen” olarak kabul etmiyorum. Hele hele birde bilmediği hale konuşanlar yok mu, onlara diyecek söz bulamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilenler var mı, yok mu bunu cidden bilmek istiyorum. Sorularıma hiçbir şeyin etkisi altında kalmadan cevap verecek kimse arıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Var, var elbette.&lt;br /&gt;- E, nerede ben görmüyorum, ulaşamıyorum, soramıyorum.&lt;br /&gt;- Hayır sorabilirsin, sorularını hazırla gel ben seni götüreyim.&lt;br /&gt;- Sonra&lt;br /&gt;- Sorularının hepsine cevap alırsın.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Yahu kardeşim bu ne demek şimdi. Ben makine miyim? İnsanım ben yahu. Sorarım, aklıma takılır yine sorarım. “Sorularını topla da gel.” Ne bu şimdi? Kız kaçırıyoruz da “bohçanı topla, gel” misali mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle iş olmaz. Ben her zaman sorabilmeli ve muhabbet edebilmeliyim. Öyle bana bir kişi göstermekle bu işler olmaz. Bir kişi ile toplumun sorunları çözülmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Gel bizim hoca efendi senin bütün sorularını cevaplar.”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne bu, babanın malı mı adam? “Bizim hoca efendi” ne demek, ne tuhaf bir lakırdıdır bu. Sanki adamın parasını vermiş de kendisine mahsus kılmış. Sahiplenmiş. Yahu bu bilgi sahibi, ilim sahibi birisi ise neden “senin hoca efendin” olsun. Bilgi herkesindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir tuhaflık var. Herkesin bilgini kendisine. Anlam vermek, akıl sır erdirmek imkansız. Başkalarının da hoca efendileri var. Sadece onlar görüşüp konuşabiliyorlar sürekli olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de her nedense bu bilenler sürekli kapalı kapılar ardında oluyor. Sanki, “sorulsun da söyleyelim, danışılsın da fikir verelim” makamındaymış gibi. Kardeşim biliyorsan söyle. Ne kendini kasıyorsun. 10 ciltlik (!!!) bilgin var diye kendini, benim gibi Kaf Dağı’nda görme. Çünkü 11 ciltlik (!!!) bilgisi olanlar da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben her adımımı attığım yerde kafamdaki sıkıntıyı soracağım birisini arıyorum. İmam Ebu Hanife’ye soramazsam, Ebu Yusuf’a, onu da bulamazsam İmam Muhammed’e, o da yoksa Züfer’e sormak istiyorum. Hiç birisi de yoksa Evzai’ye, İmam Muhammed Bakır’a, Caferi Sadık’a sormak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buhari’den almak istiyorum, bulamazsam Müslim’den alırım, olmazsa Malik söyler, o da yoksa İbni Hanbel mutlaka vardır” düşüncesi ile hareket etmek istiyorum. Çünkü ben halktan biriyim. Sorunlarım çok. Problemlerim fazla. Bilgim yok, öğrenmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bana diyorsun ki; "sorularını topla gel." İyi de ya senin hoca efendin biz yolda iken hakkın rahmetine kavuşursa ne olacak? Hadi benim sorularımı bir kenara bırak, sen ne yapacaksın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmaz böyle bir mantık, olmaz böyle bir anlayış. Çok bilen olmalı. Bildiğini de bilen olmalı. Bildiğini aktaranlar olmalı. Her adımımızı attığımız yerde bilgi sahipleri olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav) şöyle buyuruyor: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Allah ilmi kullarından çekip çıkarmak (yani silmek) suretiyle değil, alimleri kabz etmek (vefat ettirmek) suretiyle kabz edecektir. Nihayet hiçbir alim kalmayınca, halk bir takım cahil kimseleri kendilerine başkanlar edinirler. Bunlara bir takım sualler sorulur, onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler de hem kendileri dalalete (sapıklığa) düşer hem de halkı dalalete düşürürler.”&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Buhari, Kitabu’l-İlm, 34. Bab, 41. Hadis)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle olur. Nitekim oldu da. Birileri ha bire konuşuyor. İlimden irfandan nasibini almamış olanlar da konuşuyor, medresede 2 kelime Arapça öğrenen de konuşuyor. Biz de 2 kelime bileni alim sanıp soruyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem anlaşılmıyor o zaman yine argo tabiri kullanayım. “Kardeşim, ne kadar ekmek, o kadar köfte.” Bütün ekmeğin içerisine yarım porsiyon köfte ile bu tezgah yürümez. Ekmek miktarınca köfte gerekir. İşte durum aynen budur, bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda güzel bir sözü söylemeden geçemeyeceğim. Berika yazarı sanırım Zünnuni Mısri’den nakille söylüyor. (Aklımda kaldığınca yazıyorum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 çeşit insan vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Bilir&lt;/strong&gt;, bilmiş olduğunu da bilir. Bu &lt;strong&gt;alimdir&lt;/strong&gt;, buna tabi olunuz.&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Bilir&lt;/strong&gt;, bilmiş olduğunu bilmez. Bu &lt;strong&gt;uyumaktadır&lt;/strong&gt;, bunu uyandırınız.&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Bilmez&lt;/strong&gt;, bilmez olduğunu bilir. Buna öğretiniz. Bu basit &lt;strong&gt;cehalettir&lt;/strong&gt;. (Cehl-i Basit)&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Bilmez&lt;/strong&gt;, bilmez olduğunu da bilmez. Bu &lt;strong&gt;ahmaktır&lt;/strong&gt; (hamakat sahibi, beyinsiz) bundan uzak durun. Bunun cehaleti, Cehl-i Mürekkep’tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/span&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Tekrar yazının başına dönelim. Kendimize, çevremizde konuşanlara ve yazanlara bakalım. Şu yukarıdaki saydıklarımızdan hangi sınıfa giriyoruz, tespit edelim. Bu tespitin sonucunda da yapılması gerekeni yapalım. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-5324972976779209943?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/5324972976779209943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=5324972976779209943' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5324972976779209943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/5324972976779209943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/ne-kadar-bilgiliyiz.html' title='Ne kadar bilgiliyiz?'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4880191683237338119</id><published>2007-06-29T06:24:00.000+03:00</published><updated>2007-06-29T06:38:20.004+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 6 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Ayın ikiye bölünmesi hakkında tarihi vakıayı derleyerek kapatalım konuyu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay’ın ikiye bölünmesi hakkında gelen rivayetleri İmam Buhari, Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel, Ebu Avane, Ebu Davud, Tayalisi, Abdurrezzak, İbni Cerir, Beyhaki, Taberani, İbni Merduye,Ebu Nuaym İsfehani gibi hadis alimleri çeşitli delillerle, Ali, Abdullah bin Mes’ud, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Huzeyfe, Enes bin Malik, Cubeyr bin Mut’im’e dayanarak nakletmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah bin Mes’ud, Huzeyfe ve Cübeyr bin Mut’im hadiseyi bizzat görmüşlerdir. Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbas daha çocuk veya doğmamış oldukları için hadiseyi diğer sahabelerden dinlemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;Medine’ye hicretin beş yıl öncesinde kameri ayın 14. gününde bir akşam vaktiydi. Tam o zamanda yeni doğan ay birden bire ikiye bölündü, bir parçası karşı tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına gitti. Bu çok kısa bir andı. Sonra o iki parça birleşti. Resulü Ekrem (sav) o sırada Mina Dağı’nda bulunuyordu. Resulü Ekrem (sav) orada hazır bulunanlara hitaben “bakın ve şahit olun” dedi. İnkarcılar Resulü Ekrem (sav)’in kendilerini büyülediğini iddia etmeye başladılar ve gözlerinin bu sihir nedeniyle iyi göremediğini söylediler. Orada bulunan diğer kimseler, “Muhammed bizi büyüleyebilirdi ama burada olmayanları nasıl büyüleyebilir? Biraz bekleyelim, bu tarafa gelenlere de soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?” Nihayet oraya dışarıdan gelenler de bu olaya şahit olduklarını söylediler.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;İşte rivayetleri bir araya getirdiğimizde yukarıdaki bir tarihi olayın anlatılması gündeme geliyor. Ancak, "bu anlatılanların hiçbir dayanağı yok ve birileri hikaye anlatır gibi anlatmış" şeklinde olayı yorumlamak cehaletten öteye geçmez ya da kasıtlı bir yaklaşımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki gün &lt;strong&gt;İbni Kesir&lt;/strong&gt;’den yaptığım kısa açıklamanın tamamını yapmayı uygun gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Allah Teala: “Ve Ay yarıldı” buyurur ki, sahih isnatlarla ve mütevatir hadislerle sabit olduğu üzere bu, Resulü Ekrem (sav) zamanında vuku bulmuştur. Sahih bir hadiste İbni Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre; o şöyle demiştir: “(kıyamet alametlerinden) beşi geçmiştir. Rumların (İranlılara) galibiyeti, duman, azabın müşriklere ulaşması (veya ölülerin bedir günü üst üste yığılması), kuvvetle yakalanıp mağlup olmaları ve AYIN YARILMASI. Ayın yarılmasının Resulü Ekrem (sav) zamanında vuku bulduğu konusu alimler arasında ittifak edilmiş bir konudur. Bu Resulü Ekrem (sav) parlak mucizelerinden biriydi.”&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Elmalılı Hamdi Yazır&lt;/strong&gt;’da tefsirinde neredeyse aynı ifadeyi onaylıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Saat yaklaştı”. Müminlere sevabın, kafirlere cezanın vaad edildiği kıyamet vakti, günden güne yaklaşmaktadır, hazırlanmak lazım gelir. “Ve ay yarıldı” Peygamberin en parlak mucizelerinden olan ayın yarılması mucizesi vaki oldu. Ashap, tabiin ve mütahhirin’den malum olan müfessirlerin umumu bunun bu mucizeyi haber verdiğinde müttefiktir. Haber Meşhurdur.”&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca “itirazcı yazarın” neye itiraz ettiği ortadadır. Burada asıl olan “ayın yarılması” mucizesi değil, hem çağdaşları hem de kendinden önce gelen birkaç bilgisiz gibi, sağlam olan rivayetlere de çamur atmak ve dinin asli kaynaklarından birini de çürütmeye çalışmaktır. Ne yazık ki bunu yaparken kullandıkları hiçbir ciddi metot yoktur. Öne sürdükleri “Eğer rivayet Kur’an’a uyarsa alırız, uymazsa inkar ederiz” uydurma metoda bile aykırı davranmaktadırlar. Çünkü bu rivayetler hem çokluğu bakımından hüccet, hem ekser ulemanın her devirde ittifak etmesi ile hüccet hem de KUR’AN’A BİREBİR MÜTABIKTIR. Kendi metotlarına da uygun olduğu halde, sırf şüphe atmak ve nefislerini ön plana çıkarmak için ayetleri yorumlayanların anlayışından Allah’a sığınırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İSRA MUCİZESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, gelelim Resulü Ekrem (sav)’e ait diğer bir mucize olan İSRA olayına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapça bir kelime olan İsra (&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ﺱ - ﺭ - ﻯ&lt;/span&gt;) fiil kökünden “Elif” ziyadesi ile sülasi mezid olup Mastar şeklindedir. Lügatte “&lt;strong&gt;Gece yürümek, yola çıkmak&lt;/strong&gt;” manalarına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfredat fi Arabil Kur’an lügatinin yazarı &lt;strong&gt;Ragıp el-İsfahani&lt;/strong&gt; (&lt;span style="font-size:130%;"&gt;ﺱ - ﺭ - ﻯ&lt;/span&gt;) maddesinde şunları zikretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;سُرَى&lt;/span&gt; gece yürüyüşü. Bu kökten &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَى&lt;/span&gt; ve&lt;span style="font-size:130%;"&gt; أَسْرَى&lt;/span&gt; fiil kalıpları gelir. Hud Suresi 81. ayette &lt;span style="font-size:130%;"&gt;َأَسْرِ بِأَهْلِكَ&lt;/span&gt; “&lt;strong&gt;Geceleyin&lt;/strong&gt; ailenle birlikte &lt;strong&gt;yola çık&lt;/strong&gt;” ve İsra Suresi 1. ayetinde, “&lt;strong&gt;Bir gece&lt;/strong&gt;, Kulu (Muhammed’i), Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya &lt;strong&gt;götüren&lt;/strong&gt; O zatın şanı ne yücedir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları; &lt;span style="font-size:130%;"&gt;أَسْرَى&lt;/span&gt; fiilinin &lt;span style="font-size:130%;"&gt;يَسْرِي - ىسَرَ&lt;/span&gt; kökünden değil, geniş yer anlamındaki &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَاة &lt;/span&gt;kökünden geldiğini ve aslının vav’lı olduğunu söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim şair şöyle demiştir. “Katırların sildiği Himyer’in &lt;strong&gt;geniş arazi&lt;/strong&gt;sinde (bisirvi).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَاة&lt;/span&gt; tıpkı &lt;span style="font-size:130%;"&gt;أَجْبَلَ&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-size:130%;"&gt;أَتْهَم&lt;/span&gt; fiil formları gibi olur. “Kulunu &lt;strong&gt;götüren&lt;/strong&gt; O Zatın şanı yücedir.” Yani onu yüksek bir yere götüren. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَاةُ كُلِّ شَيْ ءٍ&lt;/span&gt; : Her şeyin en yükseği. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَاةُ النَّهَار&lt;/span&gt; ifadesi de bu anlamdadır, yani güneşin yükselişi. “Rabbin alt tarafında bir &lt;strong&gt;seriyy&lt;/strong&gt; var etti.” (Meryem Suresi, 24), yani akan bir nehir var etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimisi de bu kelimenin yükseklik anlamındaki &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرْو&lt;/span&gt; den geldiğini söylemektedir. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;رَجُل سَرِي&lt;/span&gt;ٌّ [Şerefli Adam] denir. Bu görüşe göre, ayette geçen &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرِيَّا&lt;/span&gt; kelimesi Hz. İsa’ya ve Yüce Allah’ın ona ait kıldığı yüce makama işaret etmektedir. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَوْتُ الثَّوْبَ عَنِّي&lt;/span&gt; Elbiseyi üzerimden çıkardım, denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَرَوْت الْجُلَّ عن الْفَرَسِ&lt;/span&gt; Atın üstünden bezi çıkardım. Bu anlamdan&lt;span style="font-size:130%;"&gt; رَجُل سَرِيٌّ&lt;/span&gt; denir; sanki o, elbisesini çıkarmıştır. Bu kelime &lt;span style="font-size:130%;"&gt;مُتَدَثِّر&lt;/span&gt; , &lt;span style="font-size:130%;"&gt;مُتَزَمِّل&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-size:130%;"&gt;زُمَّيْل&lt;/span&gt; kelimelerinin zıddıdır. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً&lt;/span&gt; : Onu ticaret için sakladılar (Yusuf Suresi, 19). Yani kendi içlerinde, onun satışından bir mal elde edeceklerini tahmin ettiler. &lt;span style="font-size:130%;"&gt;سَارِيَة&lt;/span&gt; : Gece yolculuğa çıkan topluluk, seyreden bulut ve sütun anlamlarına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki uzun alıntıyı (Müfrdat'tan) özellikle verdim. Genelde bu tür alıntılardan hoşlanmıyorum. Ancak ciddi konularda muhatabın söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anlayabilmek için şarttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın Allah nasip ederse konun detayları ile ilgileneceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4880191683237338119?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4880191683237338119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4880191683237338119' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4880191683237338119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4880191683237338119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hrika-haller-6-mucize.html' title='Hârika Haller – 6 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7328754303561073515</id><published>2007-06-28T08:45:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T09:20:31.908+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 5 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;AYIN YARILMASI MÜCİZESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamer suresinin ilk ayetleri şöyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;1.Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı &lt;span style="color:#000000;"&gt;ve &lt;strong&gt;AY YARILDI&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;2.Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler.&lt;br /&gt;3.Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.'&lt;br /&gt;4.Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi. (Kamer Suresi, 1-4)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette, yazar gibi geçmişte de birkaç kişinin kafasını karıştıran ifade “Saat yakınlaştı”dır. Bundan dolayı yazar, bu ifadenin hemen peşinden gelen “&lt;strong&gt;Ay yarıldı&lt;/strong&gt;” ifadesini ve diğer ayetleri, kıyamet senaryosu olarak değerlendirmektedir. Hatırlarsanız “Furkan Suresi 30. ayeti” konusunda da bu bahis geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette kıyamet senaryosundan bahseden kişilere yönelik olarak derim ki; “Saat yaklaştı” dan kasıt, “Kıyamet zamanının yaklaşmasıdır.” Kıyamet’in yaklaşması, her hangi bir cismin mekan olarak yaklaşması anlaşılmaz. Bir zaman diliminin daraldığından ve azaldığından bahsedilir. Bunu “Kıyamet saati yaklaş&lt;strong&gt;acak&lt;/strong&gt;” şeklinde yorumlamak hem ayetin insicamına ters hem de mantıksızdır. Çünkü yaşadığımız her an, ileride olacak olan bir vakıaya bizi yakınlaştırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte olacağını kesin olarak bildiğimiz ve Allah tarafından zamanı bilinen bir vaktin, “yaklaş&lt;strong&gt;acak&lt;/strong&gt;” olarak gelecek zamana tercüme edilmesi ve anlaşılması gerçekten cahilane bir iştir. İlkokul çağındakiler bile bunu kabul etmezler. O halde bu ayetin açıklaması bir önceki surenin (Necm Suresi) 57. ayetinde olduğu gibidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denilirse ki&lt;/strong&gt;, “Saat yaklaştı” cümlesini “yaklaşacak” şeklinde yorumlamıyoruz, ancak “&lt;strong&gt;Ay yarıldı&lt;/strong&gt;” cümlesini “&lt;strong&gt;Kıyamet vakti geldiğinde yarılacak&lt;/strong&gt;” şeklinde anlamalıyız. Yani ifade olarak cümle, “oldu, olacak” şeklinde tamamlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Derim ki;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu çok zorlama bir yorumdur. Böyle yorumlamak için elde tek bir hüccet yoktur. Belki, ayetlerin insicamını anlamayan birileri 6. ayeti buna delil getirebilir. Bu konu hakkında da söylenecek çok şey olur ki, şu an yeri burası değil. Bu zorlama yorum yerine, neredeyse üzerinde hiçbir alimin itiraz etmediği görüşlere ait olan sahih rivayetleri aşağıda ravileri ile birlikte sıraladım. Yine de Kamer suresinin 2 ve 5 arasındaki ayetleri okuyan herkes hemen anlayacaktır ki bu gelecekte olacak bir olayı anlatmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada en büyük sorun şudur ki, bu tür yazarlar ayeti, diğer ayetler ile tefsir etmeye çalışırlar, bir de şahsi mantık ve yorumlarını delil alırlar. Oysa biz deriz ki; Kur’an’ı en iyi tefsir eden Resulü Ekrem (sav)’dir. O’nun her hareketini zihinlerine kazıyan ve gelecek nesillere aktaran arkadaşları bu konu hakkında da görüş beyan etmişlerdir. Birazdan onları aktaracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirtmek isterim ki; konu hakkında hem günümüz müfessirlerinden Seyyid Kutup, Said Havva, Vehbe Zuhayli, Elmalılı Hamdi Yazır gibi değerli alimler “&lt;strong&gt;Ayın Yarılması&lt;/strong&gt;” (İnşikak-ı Kamer) konusunda bizim açıklayacağımız bilgiler doğrultusunda görüş ve bilgi beyan ettikleri gibi, Fahrüddin Razi, İmam Kurtubi, İbni Kesir gibi tefsir ilminin üstadı sayılan alimler de aynı yorumları ve bilgileri vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İmam İbni Kesir&lt;/strong&gt;, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim adlı meşhur tefsir kitabında konu hakkındaki rivayetleri tek ravileri ile tek tek verirken şu ifadeyi kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Allah Teala: “Ve Ay yarıldı” buyurur ki, &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;sahih isnatlarla ve mütevatir hadislerle&lt;/span&gt; sabit olduğu üzere bu, Resulü Ekrem (sav) zamanında vuku bulmuştur.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle İmam Buhari’nin sahihindeki rivayetlere bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Müşriklerin Peygamberden bir ayet (Mucize) istemeleri ve O’nun da kendilerine ayın ikiye bölünmesini göstermesi babı&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Menakıb, 137-138-139)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadaka bin Fadl – İbni Uyeyne – İbni Ebi Naciyh – Mücahid – Ebi Ma’mer&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah İbni Mesud (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Resülullah (sav) zamanında ay iki yarıya bölündüğünde Rasülullah (sav) “Şahit olunuz” buyurdu, demiştir.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Abdillah bin Muhammed – Yunus bin Muhammed – Şeyban – Katade&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Enes Bin Malik (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mekke ehli Resülullah (sav)’tan, bir ayet (yani bir mucize) getirmesini istediler, O da kendilerine ayın ikiye bölünmesini gösterdi., diye tahdis etmiştir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halef bin Halid Kureşy- Bekr bin Mudar – Ca’fer bin Rebia’ – İ’rak bin Malik – Ubeydillah bin Abdillah bin Utbe bin Mes’ud&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah ibni Abbas&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peygamber zamanında ay ikiye bölündü.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ayın ikiye bölünmesi babı&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Sahih-i Buhari, Kitabu Menakıbi’l-Ensar, 88-89-90-91)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdillah bin Abdilvahhab – Bişr bin Mufaddal – Said bin Ebu Arube – Katade&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Enes Bin Malik (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mekke ahalisi Resülullah (sav)’tan kendilerine bir ayet göstermesini istediler. O da onlara Ay’ı ikiye bölük gösterdi, hatta Mekkeliler Hira Dağı’nı o iki bölük arasında gördüler.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A’bdan – Ebi Hazma – el A’meş - İbrahim – Ebi Ma’mer&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah İbni Mesud (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Biz Mina’da Peygamber (sav)’in beraberinde iken Ay ikiye bölündü de Peygamber (sav) “Şahid olunuz” buyurdu. Ve Ay’dan bir parça Hira Dağı tarafına gitti.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman bin Salih - Bekr bin Mudar – Ca’fer bin Rebia’ – İ’rak bin Malik – Ubeydillah bin Abdillah bin Utbe bin Mes’ud&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah ibni Abbas&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peygamber zamanında ay ikiye bölündü.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer bin Hafs – Babası – el A’meş – İbrahim – Ebi Ma’mer&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah İbni Mesud (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ay Mekke’de ikiye bölündü.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;“Saat yaklaştı, Ay yarıldı. Onlar bir mucize görür iseler yüz çevirirler babı&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; (Sahih-i Buhari, Kitabu’t-Tefsir, 385-386-387-388-389)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsedded – Yahya – Şuğbe ve Süfyan – el A’meş – İbrahim – Ebi Ma’mer&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah İbni Mesud (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Rasulullah (sav) zamanında Ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası dağın üstünde, bir parçası da önünde idi. Bunun üzerine Resulü Ekrem (sav) “Şahid olun” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Aliyyü bin Abdillah – Süfyan – İbni Ebi Neciyh – Mücahid – Ebi Ma’mer&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah İbni Mesud (ra)&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Biz Mina’da Peygamber (sav)’in beraberinde iken Ay ikiye bölündü de Peygamber (sav) “Şahid olun, şahid olun” buyurdu.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahya bin Bukeyr – Bekr – Ca’fer – İ’rak bin Malik – Ubeydillah bin Abdillah bin Utbe bin Mes’ud&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah ibni Abbas&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Peygamber zamanında ay ikiye bölündü.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdillah bin Muhammed – Yunus bin Muhammed – Şeyban – Katade&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Enes bin Malik&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mekke ahalisi Peygamberden kendilerine bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara Ay’ın ayrılmasını gösterdi, demiştir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsedded – Yahya – Şuğbe – Katade&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Enes bin Malik&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ay iki parçaya ayrıldı, demiştir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer hadisler İmam Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Ravi zincirlerinde farklı ve aynı raviler olmak üzere, benzer lafızlarla rivayet edilmiştir. (Bizzat inceledim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sahihi Müslim, Kitabu Sıfati’l kıyame ve’l-Cenne ve’n-Nar, Ayın Yarılması Babı,&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;43 (2800) - 44 – 45 – (2081) – 46 (2082) – 47 – 48 (2083)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahmud bin Guylan – Ebu Davud – Şu’be – el A’meş – An Mücahid&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ravi:&lt;/strong&gt; Abdullah ibni Ömer&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Ay Rasullullah (sav)’ın zamanında ikiye bölündü ve Rasullullah (sav) “Şahid olunuz” buyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Bu babda İbni Mes’ud, Enes ve Cübeyr bin Mut’im (r.anhüm)’den hadis rivayet edilmiştir.&lt;br /&gt;Bu hadis hasen sahihtir. (Sünen-i Tirmizi-Bab 18: Ayın ikiye bölünmesi, 18 (2273))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hadisleri ayrıca Ebu Davud ve Ahmed bin Hanbel de kitaplarına almışlardır. Şimdilik bu kadarı ile yetiniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur. Hadisler her ne kadar &lt;strong&gt;Haberi Ahad&lt;/strong&gt; (sahih olduğu halde her dönemde birer kişiden nakledilmiş, mütevatir olmayan) olsalar da &lt;strong&gt;Meşhur&lt;/strong&gt; derecesine ulaşmışlardır. Yukarıda da naklettiğim gibi Hafız İbni Kesir "&lt;strong&gt;Mütevatir&lt;/strong&gt;" demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi soralım.&lt;br /&gt;Kur’an’daki ayeti olduğu mananın dışına çıkartmadan ve bu hadisleri de bu ayetin açıklayıcı olarak aldığımızda yazarın şu cümlesini nereye koyacağız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bu türden rivayetler de neyin nesi oluyor?”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikaten yazarın bu sözü neyin nesi oluyor, iyi anlamak lazım. Neredeyse bütün İslam ulemasının ittifak ettiği bir konuda kimi dinleyeceğiz? Yazar, Peygamber zamanında ayın ikiye yarıldığını kabul etmiyorsa, yukarıdaki ravilerin ve hadis zabıtçılarının hepsi yalancı konumuna düşer. Ya da &lt;strong&gt;çok bilen yazar yukarıda ravilerini verdiğimiz rivayetlerden hangi ravilerin güvenilir olmadığını ve yalancı olduğunu söylesin.&lt;/strong&gt; Yok eğer bunu söyleyemiyorsa, o zaman daha önce söylediğim şu sözlere muhataptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendisini “İslam Bilgini(!)” olarak nitelendiren ve “Kur’an’ı referans alarak bu tür konuları inceleyen bazı şahıslar, neredeyse inkarcılardan daha ileri gitmektedirler.”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten büyük bir tehlike arz etmektedirler. Bunu yaparken de sadece kendi akıllarını ve anladıklarını delil sayarak, diğer her şeyi yok saymaktadırlar. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7328754303561073515?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7328754303561073515/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7328754303561073515' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7328754303561073515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7328754303561073515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hrika-haller-5-mucize.html' title='Hârika Haller – 5 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4382286440731589976</id><published>2007-06-27T08:24:00.000+03:00</published><updated>2007-06-27T08:38:24.815+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 4 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Dikkat ederseniz bazı peygamberlerin mucizelerine örnekler gösterdim. Ancak Resulü Ekrem (sav)’e ait olan mucizelerden bahsetmedim. Şimdi hem bu mucizelerden bahsedeceğim hem de tartışmalı konulara açıklık getirmeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav)’e ait en büyük mucize hiç şüphesiz ki, &lt;strong&gt;Kur’an’ı Kerim&lt;/strong&gt;’dir. Bu konu hakkında Kur’an’da bir çok ayet vardır ve inkarcılara, müşriklere karşı sürekli meydan okumaktadır. Allah Teala, İnkarcıların Kur’anın bir benzerini yapamayacaklarını, hatta bir ayetinin benzerini yapamayacaklarını açıklıkla beyan etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Kurtubi’nin el-Camiu li-Ahkami’l Kur’an tefisirini okurken not almış olduğum bir bölümü aktarmanın tam da yeri geldi. Maide suresinin 1. ayetinin açıklamasında İmam Kurtubi şu nakli yapıyor. Önce ayeti aktarayım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;“&lt;strong&gt;Ey iman edenler! Akidleri yerine getirin. İhramda iken avlanmayı helal saymak şartı ile ve size okunacak olanlar hariç olmak üzere, size dört ayaklı davarlar helal kılındı. Şüphesiz Allah dilediği hükmü koyar.&lt;/strong&gt;” (Maide Suresi, 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;en-Nakkaş’ın naklettiğine göre, el-Kindi’nin arkadaşları ona şöyle demişler “Ey Hakim (bilge kişi), bize şu Kur’an’ın benzerine yap.” O, “olur, onun bir bölümünün benzerini yapayım” demiş ve uzun sayılabilecek bir süre kimseye görünmemiş. Sonra ortaya çıkıp şöyle demiş: “Allah’a yemin ederim buna gücüm yetmiyor, kimse de buna güç yetiremez. Ben, Mushaf’ı açtım, karşıma Maide suresi çıktı. Baktım ki ahde vefayı dile getirmekte, onu bozmayı yasaklamakta. Genel olarak bir takım şeyleri helal kılmakta, arkasından istisnadan sonra bir istisnayı istisna etmektedir. Daha sonra da kendi kudret ve hikmetini bize haber vermektedir. Bütün bunları da iki satırda ifade etmektedir.Herhangi bir kimse bunu ancak ciltlerle ifade edebilir” diyerek aczini itiraf etmiştir.&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir peygamber düşünün ki, okuma yazma bilmesin. Hatta rivayetlere göre neredeyse hiçbir yazıya el sürdüğü bile görülmemiş olsun. Sonra da bu şahıs öyle sözler söylesin ve bunları yazdırsın ki, bir eşi daha önce gelmediği gibi, bir benzeri daha sonra da olmayacak olsun. Bu mucize değildir de nedir? Kur’an hem belagatı hem de içeriği bakımında büyük bir mucizedir. Aşağıdaki gibi bir meydan okuma karşısında hep aciz kalmıştır inkarcılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)’dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.&lt;/strong&gt;” (Bakara, 23-24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak diyebiliriz ki; gelmiş geçmiş en büyük mucize Kur’an’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında ansiklopedilerde, akaid kitaplarında ve tefsir kitaplarının ilgili bölümlerinde detaylı bilgiler bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gelelim şu İslam Bilginleri(!)’nin iddialarına. Bir tanesinin görüşünü ele alalım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;*******************************&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;strong&gt;“Dediler: “Yerden bir pınar fışkırtmadıkça, hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe, altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız.” De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.”&lt;/strong&gt; (İsra; 17-90-93).&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;Kur’an’da buna benzer onlarca ayet vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetlerde inkarcıların “&lt;strong&gt;mucize&lt;/strong&gt;” taleplerinin ısrarla reddedildiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum buyken, Hz. Peygamber’in “işaret parmağı ile ayı yardığı”, “bir kap hurmaya dokununca binlerce askerin ondan doyduğu”, “çağırınca ağacın yanına geldiği”, “gelecekte meydana gelecek nice olayları haber verdiği” vb. türden rivayetler de neyin nesi oluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanaatimce bunlar, Müslüman bilincin, eski dünya dinlerinin kendi peygamberlerine atfettiği bir takım mucizeleri kendi peygamberinde de görmek istemesinden kaynaklanmaktadır. Bunların bir takım kitaplara dahi sızmış olması, gerçekte de öyle oldukları anlamına gelmez. “&lt;strong&gt;Eleştirel analize&lt;/strong&gt;” tabi tutularak ayıklanmaları gerekir. Bu konuda büyük sorumluluk altında olduğumuzu düşünmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayetlerde anlatılan peygamber portresinin Kur’an’ın anlattığı peygamber portresine uyduğunu söylemek mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki ipin ucunun iyice kaçırıldığını görüyoruz. Bu tür rivayetlerde anlatılan peygamberin, &lt;strong&gt;gerçek hayat mecralarında&lt;/strong&gt; bizlere örnek (usve-i hasene) olması mümkün müdür? Rüya gibi gelip geçmiş, içimizden birisi değil; hayallerde resmedilen, rüyalarda görülen, sırlı, gizemli, büyülü, tütsülü bir dünyanın muhayyel kahramanı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, böylesi bir peygamber de, olsa olsa halk vaizlerinin, serazat nâtların, buhurlu kandil ve mevlid gecelerinin peygamberi olabilir. Yaşayan, gerçek hayattaki Allah’ın “kulu” ve “resulü” değil…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;*******************************&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hani hatırlarsanız, böyle tiplerin asli sorunun "Kur’an’ı delil almaları ve diğer kaynakları bırakmaları olduğunu" söylemiştim. Bu yazarımızda aynı şekilde davranıyor ve maalesef yine ciddi bir eleştiriye kalkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylediği sözün özü şudur. Peygamberimize verilen Mucize sadece Kur’an’dır, bunun haricinde Allah Resulü’nden herhangi bir başka mucize görülmemiştir. Bunun için de İsra suresindeki ayeti ve buna benzer mahiyette olan bir çok ayeti delil getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür ayetlerden çıkması gereken sonuç, Peygambere başka mucizeler verilmediği meselesi değil, bilakis verilmiş olsa da inkarcıların bunları kabul etmediğidir. Yani peygamber hangi mucizeyi gösterirse göstersin inkarcılar kabul etmeyeceklerdir. Nitekim genel kaidede bunun üzerinedir. Önceki peygamberlerin ekserisinde de böyle olmuştur. Mucize istediler, mucize geldi, inkar ettiler, yetmezmiş gibi daha da azgınlaştılar. İftiralar attılar. Akılları sıra imkansız şeyler isteyecekler ve peygamber bunları başaramayacak, böylece haklı çıkacaklar. Bu ayetlerde de bundan bahsedilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetlerin örnekleri Kur’an da sürekli geçmiş ve inkarcılar istekleri karşısında asla sabit olmamışlardır. İşte bundan dolayı Allah hem eskileri hem de o günkü inkarcıların durumunu açıklamaktadır. Yoksa, buradan Resulü Ekrem (sav)’e başka mucize verilmediği sonucunu çıkarmak çok mantıksızdır. Eğer Mucize geldiğinde kabul edilmiş olsaydılar, o zaman müşrikler Kur’an’ı kabul ederdiler. Kur’an karşısında aciz kaldıkları halde kabullenmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu ayetlerden inkarcıların mucize talepleri reddedildiği gibi bir sonuç çıkmaz. Şimdi bunu bu yazarın reddettiği &lt;strong&gt;“İnşikak-ı Kamer”&lt;/strong&gt; (Ayın Yarılması) olayını açıklayarak izah etmeye çalışalım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4382286440731589976?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4382286440731589976/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4382286440731589976' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4382286440731589976'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4382286440731589976'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hrika-haller-4-mucize.html' title='Hârika Haller – 4 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-3848029997000197528</id><published>2007-06-26T08:25:00.000+03:00</published><updated>2007-06-26T09:53:58.315+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 3 (Mucize)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Arapça’da, (&lt;strong&gt;ﻉ- ﺝ- ﺯ&lt;/strong&gt;) fiil kökünden, “Elif” ziyadesi ile sülasi mezid olarak “İfal” babına nakledilmiş olan kelime “İsm-i Fail”olup lügatte “&lt;strong&gt;Aciz bırakan&lt;/strong&gt;” manasına gelir. Istılahta (terim olarak) birkaç tarif yapılmışsa da aynı anlamı taşıyan farklı bazı kelimeler eklenerek açıklanmıştır. Bunlardan bir tanesini alacak olursak şöyle diyebiliriz. “&lt;em&gt;Mucize, Peygamberlik iddiasında bulunan ve inkârcılara meydan okuyan zâtın bu iddiasının doğruluğunu tasdik etmek için, Allah’ın, onun vasıtasıyla izhar ettiği ve onları bir benzerini (mislini) yapmaktan âciz bırakan, tabiat kanunları ve âdetler üstü harikulâde bir hadisedir&lt;/em&gt;” (Taftazani)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarif doğru olmakla birlikte şöyle bir soru akla gelebilir. Mucize sadece inkarcıları aciz bırakmak için midir? Bu tür soruları doğru cevaplamak için konunun detaylarına girmek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür tarifler elbette genel durumu ortaya koymaktadır. Biz, günlük yaşantımızda “mucize” kelimesini asıl anlamda kullanmayız. Mesela meşhur bir yapıştırıcı vardı ve bunun adına “Japon Mucizesi” deniliyordu. İlginç bir olay karşısında “ooo bu bir mucize olmalı” şeklinde kullanılabiliyor. Bunlar asla “Mucize”nin gerçek karşılığı değildir ve &lt;strong&gt;mecaz anlam&lt;/strong&gt;da kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarife baktığımızda, İsm-i Fail (fiili yapan) olduğunu söylemiştik, o halde Mucize, “&lt;strong&gt;Aciz bırakma işini gerçekleştiren&lt;/strong&gt;” anlamındadır. Peki bu aciz bırakma işini kim yapıyor? Peygamber mi yoksa Allah mı? Elbette bu fiil Allah’a aittir. Yani Mucizeyi aslında peygamberler göstermezler, Allah’tan isterler, temenni ederler. Ya da Allah, istek olmadan bunu Peygamberi aracılığı ile gerçekleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde akla yine bir soru gelmektedir. Kuşların enteresan hallerinden, arının bal yapması olayına kadar her şey birer mucize değil midir? Doğru. Bunlar da elbette “Hârika”lardır ve insanların istemesiyle gerçekleşmeyeceği gibi, Peygamberlerin de talebi sonucunda olan bir şey değildir. Bu tür olaylar bir kereye mahsus olmuş ve olan olaylar değildir. Yaratılış, oluş ve insanın yapamaması noktasında elbette olağanüstü olaylardır, ancak bu gibi olaylar sürekli olduğundan bunlara olağan şeyler olarak bakarız. Arının bal yapması elbette mucizevi bir olaydır. Ancak bu bir yaratılış hadisesidir. O halde diyebiliriz ki, bizim üzerinde duracağımız Mucize, yukarıda tarifini yapmış olduğumuz mucize olayıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mucizeleri inkar eden hiçbir Müslüman’ın olması mümkün değildir. Çünkü, Mucizelere iman etmek, inkar edenler ile müminler arasındaki farklardan bir tanesidir. Müminler, peygamberlerinin herhangi bir mucizesine şahit olduklarında tereddüde düşmezler, bilakis bu onların mukavemetini arttırır, güçlendirir. Diğer yandan inkarcılar, gördükleri halde mucizeleri bin bir yolla inkar ederler. Bu noktalara değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyyid Şerif Cürcani Mevakıf’ında &lt;strong&gt;Mucizenin şartları&lt;/strong&gt;nı şöyle sıralamıştır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;1-&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;Allahu Teâlâ'nın fiili olmalıdır.&lt;/strong&gt; Çünkü Allah dilediğini yaratır. Ancak, kendi tarafından yaratılan bir fiilin doğruluğunu tasdik eder. Meselâ, Hz. Musa'nın elindeki asayı yılana çevirmek, İsa (a. s)'nın ölüyü diriltmesi gibi mucizelerdeki fiiller, Hak Teâlâ'nın irade ettiği ve yarattığı fiillerdir. Bunların peygamberlere nispeti mecazîdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Mucize, bilinen tabiat kanunları ve âdetler üstü bir harika olmalıdır.&lt;/strong&gt; Ancak o zaman o fiil Allah katından bir tasdik derecesine ulaşır. Tabiat kanunlarına ve kâinatın normal nizamına göre meydana gelen (güneşin doğması gibi) hadiselerde fevkalâdelik özelliği yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3- İtiraz edilmesi imkansız olmalıdır.&lt;/strong&gt; Çünkü icâz'ın fonksiyonu, karşı çıkan muarızların aczini ortaya koyarak onları susturmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4-&lt;/strong&gt; Mucize, Allah'ın tasdikine bir delil olarak, &lt;strong&gt;peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde meydana gelmelidir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5-&lt;/strong&gt; Gösterilen mucize &lt;strong&gt;peygamberin iddiasına&lt;/strong&gt;, yani yapacağını ilân ettiği şeye &lt;strong&gt;uygun olmalıdır&lt;/strong&gt;. İddiasına uymayan başka bir harika gösterse, mucize sayılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6-&lt;/strong&gt; İddiasına uygun olarak gösterdiği mucize, &lt;strong&gt;kendisini yalanlamamalıdır&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7-&lt;/strong&gt; Mucize, iddiadan önce veya çok sonra olmamalı, peygamberlerin sözünü (iddiasını) müteakip &lt;strong&gt;hemen meydana gelmelidir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da bir çok mucizeler zikredilmiştir. Bunları tek tek sayıp izah etmek koca bir kitap hazırlamak ile mümkündür. Bunların bazılarını başlıklar halinde vermiş olmamız yeterli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Süleyman (as)’ın, hayvanlara ve cinlere hükmetmesi, onlarla konuşması.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Musa (as)’nın asası. Yılana dönüşmesi, Kızıldeniz’i ikiye ayırması, kudret helvası ve bıldırcın eti yağması, Böcekler, çekirge sürüsü, kurbağalar, kan. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İsa (as)’nın ölüleri diriltmesi, hastaları dokunuşu ile iyileştirmesi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İbrahim (as)’ı ateşin yakmaması, parçalanmış kuşun dirilmesi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Salih (as)'in gösterdiği dişi deve.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Eyyüp (as)'ün ayağını yere vurmasıyla şifa çeşmesi oluşması.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Zekeriyya (as)'nın ihtiyar hanımının çocuk doğurması.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bunları çoğaltmak elbette mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, mucize kısaca budur. Ancak büyük bir sorunumuz var. Kendisini “İslam Bilgini(!)” olarak nitelendiren ve “Kur’an’ı referans alarak bu tür konuları inceleyen bazı şahıslar, neredeyse inkarcılardan daha ileri gitmektedirler. Elbette ki kendilerini iman noktasında inkarcılara benzetmiyorum, &lt;strong&gt;sadece yaptıkları tahribat konusunda çok daha sıkı rol oynamaktadırlar&lt;/strong&gt;. Bu çok tehlikelidir. Bir inkarcıyı bilirsiniz ve tavrınızı ona göre alırsınız. Ancak karşınızdaki Kur’an’dan konuşuyorsa o zaman ne yapacaksınız? Eğer siz konu hakkında detaylı bilgiye sahip değilseniz, o zaman zor durumda kalacaksınız. Ben bu yazımda elimden geldiğince bu tür kişilerin yazdıklarına ve söylediklerine atıf yaparak konu hakkında gerekli bilgileri vermeye çalışacağım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-3848029997000197528?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/3848029997000197528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=3848029997000197528' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3848029997000197528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3848029997000197528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hrika-haller-3-mucize.html' title='Hârika Haller – 3 (Mucize)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-3136793159309932518</id><published>2007-06-25T08:38:00.000+03:00</published><updated>2007-06-25T08:44:42.882+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 2 (İrhasat)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İrhasat dini terim (ıstılah) olarak; "peygamberlerin peygamber olmadan önceki zamanlarında onlardan zuhreden ve onların peygamberliğine delil olan hârika haller" manasına gelir. (&lt;strong&gt;ﺭ - ﻫ- ﺺ&lt;/strong&gt;) kökünden, “Elif” ziyadesi ile sülasi mezid’den masdar olarak gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir durum gerçekten ihtiyaç mıdır? Bunun akli olarak ve bugünden değerlendirilmesi cidden mümkün değildir. Peygamberliğin, Resulü Ekrem (sav)’den sonra son bulduğu ve üzerinden 1400 yıl geçtiği bu dönemden, geriye bakarak konuşmak ve yorum yapmak kolay olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bu hârikalara biz Kur’an’da açıkça rastlarız. Bunların en açığı, Meryem oğlu Mesih’in bebekliğinde konuşmasıdır. Kur’an’da geçen Meryem kıssasını hepimiz biliriz. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Kısaca söylemek gerekirse, babası olmayan ve Rabbimizin inayeti ile dünyaya gelen bir çocuktur Hz. İsa (as). Bu durumu gören İsrailoğulları (Yahudiler), Hz. Meryem’i iffetsizlikle suçladılar. Hz. Meryem de onlara bir şey demedi ancak kucağındaki bebeği işaret etti. İsterseniz bunları ve bundan sonrasını ayetlerden okuyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27- Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: "Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28- "Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın, utanmaz (bir kadın) değildi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29- Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30- (İsa) Dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31- "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32- "Anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;33- "Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34.İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri "Hak Söz". (Meryem Suresi, 27-34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayetler üzerine konuşulacak çok şey var elbette. Bir de unutmayalım ki bu ayetler sadece bir mealdir. Mealler asla Kur’an değildir. Eksiktir ve tam manayı murat etmeyebilir. Bu bilgiyi lütfen sürekli olarak aklınızda tutunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsa (as) “&lt;strong&gt;Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum&lt;/strong&gt;” diyerek, bugünkü Hıristiyan aleminin inancı olan, “İsa, Allah’ın oğludur” inancını yerle bir etmektedir. Bu tarihi olayı Hıristiyanlar kabul etmezler. Genellikle derler ki; “Meryem, bu olayı küçük bir gruba anlatmıştır. Oysa bunu büyük bir topluluk önünde gerçekleştirse idi, inkar edilecek bir nokta olmazdı.” Ancak bu olaydan 600 küsur yıl kadar sonra Resulü Ekrem (sav)’e inen bu ayetler ile olay tekrar ayan beyan açığa çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derinlemesine inersek çok konu çıkar buradan ancak konuyu dağıtmamak için girmiyorum. Kısaca söyleyeyim; İsa (as) Allah’ın kulu olduğunu ve kendisine namaz ve zekat emredildiğini daha bebek iken söyleyerek “Hârika” bir durum sergilemiştir. İşte bu, onun peygamber olmadan önceki halinde gösterdiği bir hârikadır, irhastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih kitaplarında peygamberimiz anlatılırken, peygamberlikten önceki hârika halleri de anlatılır. Bunlardan bazılarını sadece başlıklarıyla vermekle yetineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süt annesine gider gitmez, kıtlığın bolluk ve berekete dönüşmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine süt annesinin evinin yakınında iki beyaz elbiseli tarafından göğsünün yarılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bulutun başı üzerinde gölge yapması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı kişilerin bu zikredilenlerin, Kur’an’da geçmediğini söyleyerek inkar etmesi, onların “Kur’an’dan başka delil tanımamaları hastalığı”na aittir. Bu başka bir zamana ait bahistir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi peygamber olmadan önce de, peygamberler de hârika haller görülmüştür ve buna irhasat denir. İrhasat başka insanlarda ya da veli kullarda görülmez.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-3136793159309932518?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/3136793159309932518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=3136793159309932518' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3136793159309932518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3136793159309932518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/olaanst-haller-2-irhasat.html' title='Hârika Haller – 2 (İrhasat)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1017031820398198061</id><published>2007-06-24T07:38:00.000+03:00</published><updated>2007-06-24T23:00:47.531+03:00</updated><title type='text'>Hârika Haller – 1 (Genel)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yaşadığımız hayat şartları, genel olarak “&lt;strong&gt;olağan&lt;/strong&gt;” diye adlandırılır. Fransızca tabiri ile “&lt;strong&gt;normal&lt;/strong&gt;” yani “norm”a uygun da diyebiliriz. Alışılmadık durumlara ise genel olarak "&lt;strong&gt;Olağanüstü&lt;/strong&gt;" ya da "&lt;strong&gt;Anormal&lt;/strong&gt;" deriz. Arapçada ise buna “&lt;strong&gt;Hârika&lt;/strong&gt;” denilmektedir. “Hârika” kelimesi "&lt;strong&gt;ﺥ - ﺭ - ﻕ&lt;/strong&gt;” harflerinden İsm-i Fail olarak gelmiş ve “Olağanüstü, imkanların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık veren” manasına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hârika” kelimesi, günlük hayatımızda gerçek manasının dışında mecazen hemen hemen sürekli kullandığımız bir kelimedir. Aileniz ile pikniğe gideceğiniz zaman her gün gördüğünüz olağan yerlere değil, sıklıkla gidemediğiniz doğal güzellikleri olan yerleri tercih edersiniz. Eğer yeşili bol, ağaçları çeşitli ve çok, havası temiz olup bir de yanınızdan dere akan bir yere gelmişseniz, dudaklarınızdan dökülen ilk kelime olur “&lt;strong&gt;Hârika&lt;/strong&gt;”. Oysa ortada olağanüstü bir durum yoktur. Dünyada bu gördüğünüz yerden daha güzelleri vardır ve sürekli oralarda yaşamayı tercih edenler de vardır. O zaman bu yerlere “hârika” demek nasıl mümkün olur. İşte dediğim gibi “mecaz” manada kullanırız bu durumlarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde “hârika hangi durumlarda “mecaz” olmaz?" sorusuna cevap bulmak gerekir. Bunun için basit bir iki örnek vermem gerekirse şöyle söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firavun’un önünde toplanan sihirbazların değneklerini yılana dönüştürmesi ilk etapta hârika bir durum olarak görünür. Oysa bu durumun adı “hârika” değildir. Çünkü sihirbazlar bunu sürekli yaparlar ve insanlar da buna şahit olurlar. Bunun adına “&lt;strong&gt;göz boyama&lt;/strong&gt;” denilir. Ortada hârika bir durum yoktur. Çünkü sihirbazlar hızlı bir el hareketi ile değneği saklarken, kollarının (yenlerinin) içerisinde bulunan yılanları da dışarı çıkarırlar. Hareket çok hızlı olduğu için bunu seyredenler değneklerin yılana dönüştüğünü zannederler. Oysa orada bulunan Musa (AS) elindeki asayı yere atar ve asa büyük bir yılana dönüşür ve sihirbazların attığı yılanları bir bir yutar. İşte bu “Hârika”dır. Bu durumdan, o sihri yapan sihirbazlar da korkar. Hayretlere düşer ve karşılarındaki olayın bir “göz boyama” olmadığını ve olağan bir şey olmadığını hemen anlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir örnek vermem gerekirse şöyle söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz bir kuşu elinize alsanız ve eğitseniz o kuştan duyacağınız sesler hep kulağınıza aynı gelecektir. Oturup o kuşla muhabbet edemeyeceksiniz. Bir papağanın birkaç kelime çıkartması ya da bir muhabbet kuşunun benzer şekilde davranması karşısında “hârika” kelimesini mecazen kullanırsınız. Çünkü bu durum bir çok muhabbet kuşunda bir çok insanın denemesi sonunda gerçekleşebilir. Ortada olağanüstü bir durum yoktur. Ancak Süleyman (as)’ın kuşlar ile konuşması ona verilmiş bir ilimdir. Hem kuşlar onu, hemde o kuşları anlayabiliyordu. İşte bu “Hârika”dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda verdiğim iki örnek Peygamberler tarafında oluşan hârika hallerdir. Bu tür hallere biz &lt;strong&gt;Mucize&lt;/strong&gt; diyoruz. Mesela Musa (as)’ın asasının büyük bir yılana dönüşmesi ve diğer yılanları yutması ve yılanın tekrar asaya dönüşömesi karşısında Firavun ve adamları aciz kalmışlardır. İşte böyledir. &lt;strong&gt;Mucize, muhataplarını aciz düşürür.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu hârika haller sadece mucizeler midir? Mucizeler haricinde harika haller olur mu? Böyle sorular hem geçmişte hem de günümüzde sürekli tartışılan bir konudur. Bu tartışmalar ve inkârlar, bu hârikalar meydana geldiği zaman da olmuştur, ondan sonra gelen zamanlarda da olmuştur ve olmaya da devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hârika halleri yabana atmak mümkün değildir. Semavi dinlerin hemen hepsinde önemli bir yer tutar ve imanın esasını oluştururlar. Bunu bütün haller için söylemiyorum. Ancak mucizevi bütün haller için geçerlidir diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav)’den bahsettiğimizde göreceğimiz her şey hârikalar ile başlar. Hıra mağarasında Cebrail’in gelmesi ve “İkra” emrini getirmesi, bu gelen emirleri diğerlerine tebliğ etmenin istenmesi olayı hârikadır. Öyle durup dururken kimseye Cebrail gelmez ve görevlendirmez. İşte bizim inandığımız dinin başladığı an bu hârika andır. Bizden istenen ise o zamanda tapınılan ve belki de günümüzde de tapınılan bir çok ilahı reddetmemiz ve TEK olan ALLAH’a iman etmemizdir. Gözle görülen, elle tutulan, vurduğunda devrilen putlar, ilahlar hârika değillerdi. Kendileri hârika olmadığı gibi ne de onların fiilen hârika şeyler yaptığı görülmezdi. Oysa, kainatı var eden, bütün mevcudatı ihata etmiş olan, bizlere şah damarımızdan daha yakın olan bir ALLAH inancı hârikadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, aslında edebi konulara girmek istemiyorum. Bunlar zaten hemen hemen hepimizin bildiği şeylerdir. Ancak çok enteresandır ki, garip bir gayretkeşlikle bu harika halleri inkâra sapanlar içerisinde kendilerini "İslam Bilgini(!)" olarak adlandıranlar da vardır. Asıl esef verici nokta budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah nasip ederse bugünlerde bu konu üzerinde durmaya ve aktarmaya, şüpheleri bertaraf etmeye gayret edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde öncelikle üzerinde durmaya çalışacağım hârika halleri başlıkları ile verip, sonra da bu hallerin detaylarını vermeye çalışacağım. Ancak ağırlıklı olarak “Mucize” üzerinde duracağım. Hem Müşrik ve kafirlerin inkarlarının temelini, hem de günümüzde yaşayan ve “İslam Bilginliği (!)”ne soyunanların boş gayretlerini izah etmeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olağanüstü halleri (harikaları) 2 grupta değerlendirebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Müminlerde gerçekleşen olağanüstü haller.&lt;br /&gt;a. İrhasat (Peygamberler)&lt;br /&gt;b. Mucize (Peygamberler)&lt;br /&gt;c. Keramet (Müttaki, Abid Müminler)&lt;br /&gt;d. Meunet (Bazı Müminler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Kafirlerde gerçekleşen olağanüstü haller&lt;br /&gt;a. İstidrac (Peygamberlik İddia ene Kafirler)&lt;br /&gt;b. İhanet (Kafirler)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-1017031820398198061?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/1017031820398198061/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=1017031820398198061' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1017031820398198061'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/1017031820398198061'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hrika-haller-1-genel.html' title='Hârika Haller – 1 (Genel)'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-6999750293260878081</id><published>2007-06-23T09:13:00.000+03:00</published><updated>2007-06-23T09:23:35.373+03:00</updated><title type='text'>Bir Keramet ve Bir ……(!) - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;-         Gel bakalım Mehmet, şöyle biraz konuşalım. Üzüntülü gördüm seni.&lt;br /&gt;-         Şeyyy, efendim!&lt;br /&gt;-         Hayırdır Mehmet söyle sıkıntını.&lt;br /&gt;-         Nasıl diyeyim şeyhim bilemiyorum.&lt;br /&gt;-         Yahu söyle Mehmet.&lt;br /&gt;-         Efendim, biz daha önce yalnızdık. Ama sürekli beraberdik. Siz bana anlatırdınız, ben dinlerdim. Ben sorardım, siz söylerdiniz. İlmim ve bilgim sürekli artardı. Sizin bana karşı gösterdiğiniz ilgi ve şefkat beni ziyadesi ile memnun ederdi, size olan bağlılığım ise daha da perçinlenirdi. Ama bu benim kalın kafam yok mu? Ahh, bu kalın kafam olayı anlayamadı. Siz her zaman, başka dergahlara bakarak durumu değerlendirmememi söylediniz. Ben ise sizin bu söylediklerinizi bir zaaf zannederek, kusuru sizde aradım. Hakkınızı helal ediniz. Şimdi sizinle iki kelâm edememenin verdiği sıkıntı, hizmet etmekten yorulup erken yatmanın ve sizin ile gece dahi görüşememenin verdiği ızdırap beni yakıp kavurmaktadır. Şimdi bu hale düştüğüme mi üzüleyim, yoksa sizi üzdüğüme mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh gülerek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Anladım Mehmet. Kafana taktığın şeye bak. Halledilemeyecek meselelere üzül sen. Üzüldüğün şey bu tür basit şeyler olmasın.&lt;br /&gt;-         Nasıl efendim anlayamadım?&lt;br /&gt;-         Söyle bakalım bu ahali buraya neden toplandı?&lt;br /&gt;-         Sizin kerametinizi gördüler de ondan.&lt;br /&gt;-         Yani demek ki hala cehalet devam ediyor. Bunlar ilim için, hizmet için değil, kendilerine hiçbir faydası olmayan keramet için buraya geldiler öyle değil mi?&lt;br /&gt;-         Evet, efendim!&lt;br /&gt;-         O halde gelmelerini nasıl sağladık ise aynı şekilde de gitmelerini sağlarız olur biter dervişim.&lt;br /&gt;-         Nasıl olacak bu efendim? Bu kadar insanı nasıl göndereceğiz.&lt;br /&gt;-         Kolay Mehmet’im kolay. Hadi sen bana deri bir torba getir. Küçük olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet durumu anlayamaz. Ama Şeyhinin istediği deri torbayı getirir.Yatsı namazı vakti gelmiştir. Dergah ağzına kadar dolmuş. Tıklım tıklım. İğne atsan yere düşmez. Mehmet merakla beklemektedir. Neyse, namaz vakti, kamet getirilir ve farz kılınmak için saf tutulur. Şeyh önde, millet arkada, en arka saflarda derviş Mehmet namaza dururlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh, “Allahü Ekber” diyerek namaza başlar. Daha sonra rükuya gider ancak rükuya giderken “zart” diye bir ses duyulur. Cemaat sesi duyar ama anlam veremez, namaza devam ederler. Rükudan doğrulan şeyhten bu defa da “zurt” diye bir ses gelir. Nihayetinde Secdeye giderken ve secdeden kalkarken  de bu “zart, zurt” sesleri duyulur. Olaya anlam veremezler. Şeyh namaza devam eder hala. Oysa "şeyhin abdesti bozulmuştur ve yine namaza devam etmektedir diye düşünür ahali". Yavaş yavaş saflar boşalmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Hiç abdestsiz namaz olur mu?&lt;br /&gt;-         Bu nasıl Şeyh?&lt;br /&gt;-         Töbe Töbe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesleri ile namazlar bozulur. Saflar dağılır ve dergah hızlıca terk edilir. Yalnız Derviş Mehmet kalmıştır en arkada. Şeyh efendi selam verir ve namazı bitirir. Arkasına döner. Mehmet’ten başkası olmadığı görür. Şeyh, Mehmet’in şaşkın bakışları karşısında, hava doldurmuş olduğu deri torbayı kasıklarından çıkartırken, Derviş Mehmet’e şunları söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördün mü Mehmet? &lt;strong&gt;Bir KERAMETE gelen bir OSURUĞA gider.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Yıllar önce (25-26 yıl kadar önce) bir Şeyhten dinlemiş olduğum hikayeyi aklımda kaldığı kadarıyla yazıya döktüm. Hikayenin farklı sürümleri varmıdır bilmiyoum, hafızamda bu şekilde kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde düşünüldüğünde çıkarılacak birkaç ciddi sonuç vardır. En ciddi sonucu zaten “Şeyh” en son sözü ile çıkartmıştır. Biz de kendimize göre bazı noktaları açıklamaya gayret edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konular başlık olarak farklı olsa da bu hikayenin içeriği ile alakalı olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-6999750293260878081?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/6999750293260878081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=6999750293260878081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6999750293260878081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/6999750293260878081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/bir-keramet-ve-bir-2.html' title='Bir Keramet ve Bir ……(!) - 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-668806721498208735</id><published>2007-06-22T09:11:00.000+03:00</published><updated>2007-06-22T10:04:06.977+03:00</updated><title type='text'>Bir Keramet ve Bir ……(!) - 1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Derviş Mehmet ve Şeyhi dergahlarında yalnızdır. Pek gelen giden olmaz. Oysa diğer dergahlar her gün onlarca mürit ve onlarca yeni mürit adayı ile dolup taşmaktadır. Derviş Mehmet ise bu duruma bir anlam veremez. Ancak yalnızlıktan canı sıkılır. Elbette diğer dergahların müritleri karşısında sürekli ezik kalmaktadır.Artık bu durumu kaldıramaz ve konuyu Şeyhine açmaya karar verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Şeyhim müsaade buyurursanız bir şey arz edecektim&lt;br /&gt;-         Buyur, söyle Mehmet&lt;br /&gt;-         Efendim! eee,&lt;br /&gt;-         Ne oldu Mehmet söylesene.&lt;br /&gt;-         Şey diyecektim&lt;br /&gt;-         Yahu söyle Mehmet, nedir sıkıntın. Uzun zamandır ben de seni sıkıntılı görmekteyim zaten&lt;br /&gt;-         Efendi Hazretleri! Diğer dergahlar her gün tıklım tıklım dolup taşmakta hele bu ramazan ayında bu birkaç katına çıkıyor. Biz ise burada yalnızız. Siz şey…&lt;br /&gt;-         Anladım Mehmet’im anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet, ıkına sıkıla Şeyhine durumu açıklamıştır. Neredeyse uzun zamandır söylemeye cesaret  edemediği, içinde tuttuğu sıkıntısını dillendirmiştir. Şeyhi zaten bu durumu fark ediyor, Mehmet’in sıkılmasına ve olayı anlamamasına üzülüyor ancak sessiz kalıyordu. Ertesi gün Şeyhi, Mehmet’e;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Hadi bakalım Mehmet seninle bugün çarşıya inelim.&lt;br /&gt;-         Hemen, efendim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyhi önde, Mehmet hafif gerisinde çarşıya, pazara inerler. Dolaşırlarken,  Şeyh bir çocuğun elindeki horozu satmaya çalıştığını görür ve ona doğru gider. Çocuğun elinden horozu alır ve kafasını kopartıp atar. Çocuk, canhıraş bağırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet bu duruma anlam veremez. Şeyh ise çocuğun bağırmasına aldırış etmez bir vaziyette dikilir. Ahali, çocuğun bu bağırışlarına kayıtsız kalmaz ve hemen hepsi orada toplanır. Durumu anlarlar ve,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Koskoca adamsın, utanmıyor musun çocuğa zulmetmeye?&lt;br /&gt;-         Sakalından utan be adam&lt;br /&gt;-         Yaşın kaç olmuş, küçücük çocuktan ne istedin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi sesler gittikçe kızışır, yapılan bu zulme karşı çevre ahali, müşteriler ve esnaf daha da sinirlenir ve Şeyhin üzerine yürümeye başlarlar. Durumu fark eden Şeyh gayet sakin bir şekilde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Yahu amma da büyüttünüz. Alt tarafı bir horoz. Getirin bakalım şu kopmuş başı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet hemen horozun kopmuş kafasını alır getirir. Şeyh bir elinde horozun gövdesini, diğerinde kafasını tutar. Ahali ne olacak, bu yaşlı adam ne yapacak, acaba parasını mı verecek diye tedirgin bakmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh horozun kafasının koptuğu yere tükürür ve kafayı gövdeye bitiştirir.Horozu çocuğa doğru atar. Çocuk elinde horozunu canlı görünce şok olur. Horoz eskisi gibi öter. Ahali de aynı çocuk gibi şaşırmıştır önce, sonra kendilerine gelirler ve&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Vay canına bu bir şeyh imiş.&lt;br /&gt;-         Ne mübarek adam, anlayamadık.&lt;br /&gt;-         Çok büyük terbiyesizlik yaptık&lt;br /&gt;-         Öpeyim şeyhim.&lt;br /&gt;-         Kusura bakmayın efendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gibi sesler çoğalır ve herkes o yaşlı adamın bir şeyh olduğunu gösterdiği kerametten sonra anlar. Dergahlarının yerini sorarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen daha o akşam dergah dolar taşar. Şeyhin kerameti dillerden dillere dolaşır. Şeyh, derviş Mehmet’e bakar ve memnuniyetini görür.Mehmet mutlu mesut herkese çay dağıtır, yemek yapar, ayakkabılarını düzeltir, istek ve ihtiyaçları karşılamaya çalışır. Artık onun mutluluğuna diyecek söz yoktur. Çünkü Şeyhi ve dergahları dillerden dillere dolaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan günler, haftalar belki de aylar geçer. Dergah yine tıklım tıklım dolu. Derviş Mehmet ise üzüntülü bir şekilde dergahın gah bir tarafında, gah diğer tarafında hizmet etmektedir. İşleri biraz kolaylayınca da, yine dergahın bir köşesinde oturur ve kendi haline üzülür. Bir sabah kimseler yokken Şeyh, Mehmet’i yanına çağırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Gel bakalım Mehmet, şöyle biraz konuşalım. Üzüntülü gördüm seni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-------------------&lt;br /&gt;Devam edecek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-668806721498208735?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/668806721498208735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=668806721498208735' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/668806721498208735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/668806721498208735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/bir-keramet-ve-bir-1.html' title='Bir Keramet ve Bir ……(!) - 1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8631766101621924756</id><published>2007-06-21T07:20:00.000+03:00</published><updated>2007-06-21T07:23:58.889+03:00</updated><title type='text'>Kitap “Neden” “Nasıl” Okunur?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;strong&gt;Okumak ile yazmak kardeştir.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kalem, defter ve kitap ayrılmaz bir bütündür. Eğer bir kitap okuyorsanız bir de kaleminiz olmalıdır yanınızda. Her an önemli noktaları not almalısınız. Kritik bilgileri yedeklemelisiniz ki, aradığınızda kolayca bulabilesiniz. Okumak ve yazmak birbirini tamamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk inen ayetler olduğu söylenen Alâk Suresinin ilk ayetinde “Oku” emrini verilirken, aynı surenin 4. ayetinde  “&lt;span style="color:#009900;"&gt;&lt;strong&gt;O Rab ki kalemle&lt;/strong&gt; (yazmayı)&lt;strong&gt; öğretti&lt;/strong&gt; (öğretendir)&lt;/span&gt;” buyrulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizden öncekiler yazmasaydılar, biz neyi okuyup öğrenebilirdik? Eğer biz yazmazsak bizden sonrakiler nasıl bilecekler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Okumak ile anlatmak dosttur.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eğer okuduğunuz faydalı bir bilgiyi bir başkasına anlatırsanız, zihninizde belirlediğinizi, diliniz ile tekrar ettiğiniz için bilgi daha da bir yerleşecektir belleğinize.O halde eldeki bilgiyi başkasına anlatmak sadece başkası için fayda değil, anlatan için çok lazım olan bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün forumumuza (internetteki bilgi paylaşım yeri) şöyle bir mesaj yazılmıştı. "İkimizde de birer yumurta olsa ve yumurtaları değiştirsek, her birimizin birer yumurtası olur. İkimizde de ayrı birer bilgi olsa ve bu bilgileri birbirimize versek, her birimizin iki bilgisi olur."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilgi, Okumakla mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bilgi edinmenin bir çok yolu ve metodu vardır. En sağlıklı, en detaylı bilgi okumak ile elde edilir. Şu soruyu sürekli duyardım küçükken. “Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi?” Gariptir ki, bazen cevap “Gezen” olurdu. Elbette gezerek bilgi elde edilir. Ama asıl ve sağlam bilgi okuyarak elde edilir. Gezen ise detayı ancak okuyarak öğrenir. Yoksa gördükleriyle kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mesleğimizle ilgili bilgileri okumalıyız.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eğer böyle yaparsak, mesleğimizde uzman olur ve yaptığımız işi bilinçli olarak yaparız. Aldığımız parayı da hak ederiz. Babadan atadan kalma yöntemler her ne kadar kalıcı olsa da, onların bize anlatmayı unuttukları mesleki özellikleri okuyarak öğreniriz. Böylece hem yaptığımız iş kaliteli olur hem de toplum için daha faydalı bir fert haline geliriz. Diğer meslektaşlarımızın da yaptıklarını hakkıyla yorumlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnandığımız şeylere ait bilgileri okumalıyız.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnanç sitemi bizden önce olduğu gibi bizden sonra da olacaktır. Kulaktan dolma bilgilerle bir şeye inanmak her zaman hüsran getirmiştir. Genel de sevdiğimiz şeylere inanırız ya da inandığımızı sevmeye çalışırız. Güven duymak isteriz. Çocukluğumuzda çevreden edindiğimiz bir çok inanç belleğimize yaşarken yerleşir. Bu bilgilerin ne kadar doğru olduğunu anlamak, o konu hakkında öncekilerin yazdıklarını okumak ve tetkik etmekle mümkündür. Bizden önce ve belki de bizden daha iyi  düşünen, en azından yaşadığı zaman içerisinde daha sağlıklı düşünme olanağı bulanların yazdıklarını önümüze koyup okumalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sakin bir ortamda okumalıyız.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Karmaşanın olduğu, gürültü ve koşuşturmanın içerisinde kitap okumaya çalışmak boşa kürek çekmektir. Önemli olan sadece okumak değil, bilakis okuduğunu da idrak etmektir. Karmaşa ve gürültü de ise yapılması gereken en iyi şey, “neden bu karmaşa var?” sorusunu cevaplamak için fırsat buldukça düşünmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sakin olarak okumalıyız.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Okurken aynı zamanda yazabileceğimiz şekilde konumlanmalıyız. Sadece okumakla değil, okuduğumuzdan yola çıkarak sonuç çıkarmak ve bu sonuçları kaydetmekle okumalıyız. Bunun en güzel şekli oturmaktır. Bu oturuşta bir sehpa veya bir masa olması en güzelidir. Böylece, kitap, kalem, silgi vs araçlara da ulaşabilir ve zaman kaybetmemiş oluruz. Ayakta, yürüyerek ve yatarak okunan kitaplar genel olarak insan hayatına pek bir tesiri olmayan hikaye ve romanlardır. Önemsizdir demiyorum ama aciliyet kesbetmezler. Olsa da olur olmasa da. Oysa ilmi eserler dikkat ve ihtimam ister. Sakin olmakta fayda vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mümkünse sesli okumalıyız.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu çok alışıldığın tersine bir yöntemdir. Günümüzde çocuklara gözlerinle oku derler. Çünkü burada amaç daha fazla okumaktır. Daha fazla sayfa çevirmektir. Dediğim gibi bu hikaye ve roman gibi çok da mühim olmayan kitaplar için geçerlidir. Ancak ilmi eserler, kaynak kitaplar asla hızlı okunmazlar. Çünkü her bir cümlesi ciddi anlamlar içeren bilgilerle doludur. Bu bilgileri gözle görmek, kulakla duymak en güzelidir. Bazen gözün yanılgısını kulak düzeltebilir. Elbette bağırarak okumaktan bahsetmiyorum. Sakin bir ortamda kendi sesinizi duyabilecek kadar sesten bahsediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım burada bütün yönleri incelemek değil. Sadece okumaya vurgu yapmaktır. O halde hepimiz okumalıyız, çünkü rabbimiz bize bunu emretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Oku, Yaratan Rabbinin adıyla!&lt;br /&gt;O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.&lt;br /&gt;Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.&lt;br /&gt;O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.&lt;br /&gt;İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8631766101621924756?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8631766101621924756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8631766101621924756' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8631766101621924756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8631766101621924756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/kitap-neden-nasl-okunur.html' title='Kitap “Neden” “Nasıl” Okunur?'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-473001483349808045</id><published>2007-06-20T07:59:00.000+03:00</published><updated>2007-06-20T09:27:07.719+03:00</updated><title type='text'>Kitap “şöyle ve şundan” okunmaz.</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Doğrusunu isterseniz bu çok zor bir konudur. Tarif etmek, hem de yazarak tarif etmek çok zordur. Öncelikle dün bahsettiğim gibi mazeret uydurmamak gerekir. Yani;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yatarak, uzanarak kitap okunmaz.&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Okunsa da gerektiği gibi istifade edilemez. Kitap oturarak okunur. Bu çok açıktır. Günümüz okullarından da örnek getirmek mümkündür. Bütün öğrenciler okuma işlerini oturarak yaparlar. Eskiden de böyle idi. Sadece oturma yerleri ve aletleri değişti, ama sistem aynı. Çünkü oturmak insanın en istikrarlı halidir. Yattığınızda ya da uzandığınızda vücut gevşer, oysa otururken böyle değildir. Ayakta duran insan da yükü taşımak zorundadır. Yorulma daha fazla gerçekleşir. Oysa oturma eyleminde durum böyle değildir. O halde diyorum ki kitap en güzel oturarak okunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İlgi duyulmayan kitap okunmaz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sırf güncel olduğu için bir kitabı okumak kişiye bir şey kazandırmaz. Sadece uzun bir müddet kullanamayacağı bir bilgiyi edinmiş ve hafızasını meşgul etmiş olur. Çünkü ilgi dahilinde olmayan bilgi, fazla ve gereksiz yükten başka bir şey değildir. Bir müddet sonra bu bilgi bellekten ya silinecek ya da asıl olan kısmı hatırlanamaz hale gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sıkışık bir zamanda iş olsun diye kitap okunmaz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilik zamanında okula giderken, otobüste kitap okuyan insanlar görürdüm ve bu insanların o geçirdikleri zamanı bile boş zaman olarak değerlendirip kitap okumasına gıpta ederdim. Nihayet ben de bir dönem bunu gerçekleştirdim. Ancak sonra fark ettim ki bu sadece boş bir iş, gereksiz bir heves imiş. Öncelikle çevrenin ilgisini siz de çektiğinizin farkındasınız. Bu fikir kafanızda bulunurken okuduğunuzu tam olarak algılayamazsınız. Ya da kalabalık herhangi bir ortamda, gürültünün baskın olduğu ve karmaşanın ön plana çıktığı bir ortamda kitap okumak gereksiz bir işgüzarlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İhtiyaç hissedilmeyen kitap okunmaz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu da “ilgi” meselesine benzer. Eğer kısa vadede size lazım olmayacak bilgiler içeren bir kitap elinize almışsanız, yaptığınız boşa zaman harcamaktır. “Şimdi okuyayım nasıl olsa ileride kullanırım” mantığı meseleyi kavrayamayan kişilere ait bir mantıktır. Oysa insan hangi an ve ortamda olursa olsun mutlaka kendisine ait ve lazım olan bilgiler vardır. İşte bu bilgileri edinecek eserlere başvurması en doğal ve mantıklı davranış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kendine ait olmayan kitap okunmaz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Daha sonraki konularda değineceğim diyeceğim ki; “insan unutan bir yaratıktır.” Dolayısı ile başkasından aldığınız ve gerekli olduğunu düşündüğünüz ve de piyasada olan bir kitap mutlaka kendinize ait olmalıdır. Çünkü bilgi bir müddet sonra, kullanılmadıkça kaybolmaya yüz tutacaktır. Sadece tecrübe edilen bilgiler ve zamanla meleke haline gelen bilgiler müstesnadır bu durumdan. O halde okuduğunuz bilgiye zamanla tekrar bakma ihtiyacı hissedeceksiniz. Eğer o bilgiyi edindiğiniz kaynak sizin değil de başkasından aldığınız ödünç bir kitap ise zorlanacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda saydığım olumsuz maddeleri ve bunlara ait açıklamaları arttırmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmesi gerekir ki öğrendiğimiz ciddi bilgileri hep kitaplardan öğrenmişizdir. Okuduklarımız her zaman dinlediklerimizden daha kalıcı olmuştur. Bunu hayatımızın her dönemine baktığımızda görürüz. Dinlediğimiz ve kulaktan dolma bilgilerin tam doğru olmadığını ve hatalı olma ihtimalinin her zaman fazla olduğunu görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılarımızı takip eden arkadaşlarımız şunun farkına hemen varacaklardır. Bazı konuları kelime anlamları ile ele alarak değerlendiriyorum. Halk arasında ya da İslam’ı kasıtlı bozmaya çalışanlar tarafından söylenenlerin ne kadar hatalı olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk arasında kulaktan dolma ya da sohbet esnasında duyulan bilgilerin aslında çok fazla ilmi bir değeri olmadığını hemen herkes ilk bakışta anlar. “&lt;strong&gt;Büyüklerimiz yanlış mı söylüyor&lt;/strong&gt;” sözü ile yapılan savunmalar ise cahillere aittir. Elbette büyükler söyler, biz de dinleriz. Eğer söyledikleri hatalı ise almayız, doğru ise alırız. Bu kadar basit. Bu kural kitaplarda yazılanlar için de geçerlidir. Buradaki husus şudur ki, ancak okuyan doğruyu yanlışı ayırt eder, işiterek hareket eden sağlam bir zemin üzerinde değildir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-473001483349808045?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/473001483349808045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=473001483349808045' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/473001483349808045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/473001483349808045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/kitap-yle-ve-undan-okunmaz.html' title='Kitap “şöyle ve şundan” okunmaz.'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4236364906438796871</id><published>2007-06-19T08:37:00.000+03:00</published><updated>2007-06-19T15:05:06.317+03:00</updated><title type='text'>Okuma Özürlüyüm Abi !</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Nedendir bilmem, çevremde sanki kitap alan, kitaba para veren ve kitabın İstanbul’dan kargo ile gelmesini bekleyen tek kişiymişim gibi geliyor bana. Sağ olsun, İstanbul’daki bir yayınevi bana sürekli katalog gönderir. Yeni telif eser ya da tercüme neler var diye aceleyle bakarım ve notumu alarak hemen sipariş ederim kitapları. Kitapların ertesi gün gelmesi için de can atarım. Bunun maddi durumla hiç alakası yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen günler bir Hadis’i araştırmak için birkaç kitap aldım. (“İlim Çin’de de olsa alınız” hadisini araştırıyordum.) Önce çevremde bilen var mı yok mu diye telefonlar açtım. Hiç Kimse, kesin bilgiye sahip değildi. Herkes sadece duymuştu. Nihayetinde bir arkadaşımdan gelen haber beni çok sevindirmişti. Bilmediğim yeni bir şey öğrendim. Kitaplar yanında değilmiş ama Ali el-Kari ve Şevkani’nin mevzuatlarında konu hakkında bilgi olduğunu söyledi. Kitapların tercümesi dahi yapılmış. Hemen bu kitapları sipariş verdim. Ancak daha hızlı ulaşmam gereken bir kitap vardı. O da İbni Battuta’nın seyahatnamesi. Çünkü bir ansiklopediyi okurken bu konu hakkında İbni Battuta’nın seyahatlerine atıf yapılıyordu. Onun da Bursa’daki kitapçıda olduğunu bildiğim için hemen aldım. Bir sonraki gün de Mevzuatlar geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplar geldiğinde yanımda olan arkadaşım, duruma çok şaşırdığını söyledi. Çünkü, Aradığım şey "İbni Battuta Seyahatnamesi"nde bir satırda geçiyor ve ve Şevkani’nin mevzuatında birkaç cümle içerisinde konu bitirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceksiniz ki, bu anlatılanların konu başlığı ile, okuma özürlü olmak ile ne alakası var? Var elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlar da “ben okuma özürlüyüm” lakırdısını çok duyar oldum. Bu, beni ziyadesi ile rahatsız etmeye başladı. Elbette cidden göz rahatsızlığı olanlar var. Bunları mazur görmemek mümkün değil. Ancak ya şu ifadeleri kullananlara ne diyeceğiz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Kitap okumaya başlayınca uykum geliyor.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Kitabı elime alıyorum, birkaç satır okuyorum, gözlerim kızarıyor.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Kitap okuyacak vakit yok ki. Sabahtan akşama kadar iş, eve gelince de çocuklar rahat bırakmıyor.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Ne okuyayım bir türlü karar veremiyorum.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Birkaç sayfa okuyorum, hemen sıkılıyorum.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Onca kitap okuduk ne oldu?”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;“Ben genelde bilgisayardan okuyorum. İnternetten bakıyorum.”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu sözleri çoğaltmak mümkün. Hepsini istisnasız duydum. İşin garip tarafı kimseye de bir şey sormuş değilim. Yani “Yahu sen ne okuyorsun son zamanlarda?” gibi bir sorunun karşılığında alınmış cevaplar değil bunlar. Bir şekilde cümle sahibi tarafından söylenmeye gerek duyulmuş ifadeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kitap okumaya başlayınca uykum geliyor.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Doğrudur, elbette kitabı eline alınca uyuma moduna girersen, yatak, yastık ve uzanma pozisyonunda isen uykun gelecektir. O vaziyette kitap okumaya bile gerek yok bir müddet sonra uyku zaten yola çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kitabı elime alıyorum, birkaç satır okuyorum, gözlerim kızarıyor.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kitap okumakla gözlerin kızarması mümkün değil. Burada sorun var demektir. O hale sen ne gazete, ne dergi ne fatura ne de başka bir şey okuyamazsın. Bu doktorluk bir durum. Kitap okuma ile alakası yok. Ya da uzun uzun okumaya alışkanlık kesbetmemiş gözlerin. Biraz sabredersen sen de gözlerinde okumaya alışacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kitap okuyacak vakit yok ki. Sabahtan akşama kadar iş, eve gelince de çocuklar rahat bırakmıyor.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Televizyonda yalan, uydurma haberleri dinlemeye vakit var. Güzel filmler seyretmeye de vakit var. Arkadaşlar ile ekseri boş muhabbet ve halı saha maçı yapmaya vakit var ama kitap okumaya yok. Çünkü sayfalar kendiliğinden çevrilmiyor. Bu “vakitsizlik” konusunda daha önce yazmıştım. En iğrendiğim mazeretlerden bir tanesi. İyi de kimi kandırıyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ne okuyayım bir türlü karar veremiyorum.”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ne okuyacağına karar verememek ne acayip bir mazerettir. Eğer hiçbir şeye ihtiyacın yoksa bu duruma düşersin. Neye ihtiyacın varsa onu oku. Çocuklarına en son hangi hikayeyi anlattın ya da hangi tarihi vakayı anlattın. Hiç söze şöyle başladın mı onlarla konuşurken, “Bizim atalarımız o zamanlar …” Okumak ihtiyaç meselesidir. Eğer ihtiyacın yoksa elbette karar veremezsin. Ancak bu karar verememek önündeki bir çok kitaptan kaynaklanıyorsa, ben bir yöntem söyleyeyim hemen, sağ taraftan başla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Birkaç sayfa okuyorum, hemen sıkılıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kitap okurken neden sıkılır insan. O zaman çizgi roman oku. Hem resimlere bakarsın hem de öğrenirsin (!). Kitap okurken ne demek sıkılmak. İlkokul çocuğu gibi mazeretler uydurmanın ne sana ne de ilkokul çocuklarına asla faydası olmaz. İhtiyacın olanı okursan asla sıkılmazsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Onca kitap okuduk ne oldu?”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Vakt-ü Zemanın da ne kitaplar okuduk. Ama okuduk da ne oldu? Sözleri ise beylik sözlerdir. Demek ki sen okumamışsın o kitapları birileri seni zorlamış okuman için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Ben genelde bilgisayardan okuyorum. İnternetten bakıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;“İnternetten okuyorum” diye olayı geçiştirenlere de hasta oluyorum. Yani cebimizden para çıkmasında ne olursa olsun. Bir dondurmacıya gitsen ya da bir tatlıcıya gitsen vereceğin en az 10 YTL. Alacağın kitabın en kalını da olsun 25 YTL. Ama yok internette var nasılsa. E tabi ne olacak biz miras deyince hep para pul, mal mülk anlıyoruz. Babamız dedemiz bize ya arazi, ya daire ya da nakit bırakmıştır. Kitap bırakan dedelerin de o güzelim kütüphaneleri kalabalık olmasın diye ucuza elden çıkarılmıştır. Nasılsa internet var. Gazeteler orada, dergiler orada, e-kitaplar orada. En kızdığımda bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu tiplere iyice bakın, iyice tetkik edin. Ellerinde kitap görmezsiniz ama çok moderndirler, müthiş aydındırlar. Bir de bunları çocuklarına nasihat verirken dinlemenizi tavsiye ederim. Mangalda kül bırakmazlar okumanın faziletlerini anlatırken. Okusunlar da meslek sahibi olsunlar diye çocuklarını imtihanlara sokarlar, dershanelere tonlarca para akıtırlar vs. Sanki kendileri okuma vazifesini tamamlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanaatim şudur ki, memlekette okuyandan çok yazan var ve bu yazılanların çoğu da okunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde “Ne olacak bu memleketin hali?” deme küstahlığını da göstermeyeceksin kardeşim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4236364906438796871?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4236364906438796871/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4236364906438796871' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4236364906438796871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4236364906438796871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/okuma-zrlym-abi.html' title='Okuma Özürlüyüm Abi !'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-863739039978337665</id><published>2007-06-18T07:38:00.000+03:00</published><updated>2007-06-18T07:40:35.604+03:00</updated><title type='text'>Mevlit, Ölüm mü yoksa Doğum mu?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Gazetede bir haber ve diğer gazetelerde. Dahası televizyonlarda da bu ve buna benzer bir çok haber aşağıdaki gibi verildi, veriliyor ve verilmeye devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Filan kişinin Vefatının filan Yıldönümü Dolayısıyla Ankara'da Kocatepe Camii'nde Mevlit Düzenlendi”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;TDK bu defa işini doğru yapmış(!).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Hz. Muhammed'in doğumunu, hayatını anlatan mesnevi.&lt;br /&gt;2. Bu mesnevinin okunduğu dinî tören:&lt;br /&gt;3. (eskimiş)  Doğma, doğum.&lt;br /&gt;4. (eskimiş)  Doğum yeri, insanın doğduğu yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arapçada &lt;strong&gt;Ve-Le-De&lt;/strong&gt; kökünden, “&lt;strong&gt;meVLiD&lt;/strong&gt;” kelimesi “İsm-i Zaman”, “İsm-i Mekân”, “Masdar-ı Mim’i” gelmektedir. “Yani Doğum yeri”, “Doğum zamanı”, “Doğum” olarak tercüme edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde ayan beyan ortadadır ki, bu kelime tamamen “doğum” ile alakalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bursa’da, benim oturduğum semtte (Çekirge) kabri bulunan Süleyman Çelebi, Resulü Ekrem (sav)’in doğduğu günün sevincini belirtmek için, bugün “Mevlid-i Şerif” denilen meşhur Naat’ı yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelenek olan bu mevlit okuma işi şu şekildedir. “Mevtanın (ölmüş olanın) evinde yedi gece Yasinler okunur, zikirler çekilir yedinci gece mevlit okutulur. Kırkıncı günü camide mevlit yapılır.Elli ikinci gece de yine evde okunur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok garip değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu ben iki şekilde yorumlayayım. (Elbette başka yorumlar da gelebilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Yorum&lt;/strong&gt;:&lt;br /&gt;Her ne kadar ölüm bu dünya için olsa da, ahirete bir doğum anıdır. Yani nasıl ki anne karnındaki hayata veda ederek bu dünya doğan bebek, vakti zamanı geldiğinde de bu dünyaya veda ederek ahiret alemine doğar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yorumun karşılığı bizim geleneklerimizde pek yoktur. Çünkü biz “ölüm” olduğunda ağıt yakarız. Yani geleneklerde olan budur. Bu yorum ancak ölümü erdem gören bir topluluk için olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Yorum&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu cahilane bir tavırdır. Okuyan ne okuduğunun, dinleyen de ne dinlediğinin bilincinde değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru olan da budur. Halkın yaptığı bu tavrı, insanları eğitmek ile mükellef olan hocalar sırf ceplerine birkaç kuruş daha fazla para girsin diye bu cahilane davranışa önayak olmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak anlamadığım şey şudur. Halkın gelenek ve göreneklerine uygun hareket etmeyen insanlar (gazete ve televizyonlardaki haber olan manşetlere binaen diyorum) neden iş “ölüm” olduğunda güya İslam’a yapışırlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat tarzında Peygamberle ve Peygamber Sevgisi uzaktan yakından alakası olmayan kişilerin, Peygamberin doğumu anlatan ve müjdesini, sevincini paylaşan bir şiiri neden okuturlar ve dinlerler?   &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-863739039978337665?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/863739039978337665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=863739039978337665' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/863739039978337665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/863739039978337665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/mevlit-lm-m-yoksa-doum-mu.html' title='Mevlit, Ölüm mü yoksa Doğum mu?'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-3906707926714467026</id><published>2007-06-17T09:25:00.000+03:00</published><updated>2007-06-17T09:36:34.429+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İslam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alternatif'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seçenek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TDK'/><title type='text'>İslâm, “Alternatif” değildir</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Alternatif kelimesi Fransızca olup Türkçe’de “Seçenek” manasına gelmektedir (TDK).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman kisvesindeki bazıları, her nedense anlamsız tavırlar içerisine girmektedirler. “Batılı” tabir edilenlerin (İslâm Dünyası’nın batı tarafında kalanların) sözlerini, kendilerini haklı çıkarmak için kullanırlar. Batılıların(!) sözlerini örnek vermeye ve bu davranışları ile de “İslâm”ın günümüze nasıl hitap ettiğini anlatmaya çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden böyle yaparlar?&lt;br /&gt;Buna anlam vermek çok da zor değil. Güya, muhatabına daha iyi mesaj vermek adına bunu yaparlar. Amaçları daha sempatik görünmektir. Daha bilimsel tavırlar içerisine girerek, muhatabını inandırmaya çalışmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz ağır konuşacağım.&lt;br /&gt;Yani Allah’ın ve Resulü Ekrem (sav)’in verdiği misalleri yetersiz bulan bu Çağdaş Müslümanlar, Allah ve Resulünün sözlerini gizleyerek daha sempatik olma yoluna giderler. Ağızlarını yaya yaya konuşurlar. İslâm’ı da, “Hoca’nın Kuşu”na benzetmeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca izah etmek gerekirse bu tipler, İslâm’ı Alternatif olarak sunmaya çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer TDK’nın tarifini doğru kabul edecek olursak şu manaya geliyor. “Din olarak önünüzde bir çok seçenek var. İslâm da bunlardan birisi. Eğer seçmek zorunda olursanız bir de İslâm’ın tadına bakın, isterseniz” gibi tavırlar içerisindeler. Bunu yaparken de tam bir “çağdaş” edasına ve anlayışına bürünürler. Hatta benim bile bu yazdıklarımı okuyacak olsalar derler ki; “Bu kalın kafalılar yüzünden, biz bu hallere düştük. Daha olayın detayını anlamıyor, o zaman ki toplum ile bu zaman ki toplumu ayırt edemiyor, kalkıp bir de akıl veriyor.” Evet, tam olarak böyle düşünmeseler bile, sonuç olarak bu anlam çıkacaktır. Sepetten konuşmuyorum. Bu tipleri yaşıyoruz ve görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tiplerin, bu aciz tavırları ancak kendilerine mahsus olup, herhangi bir Müslüman’ın görüşü olmamalıdır. Ancak her nedense bunlar sanki, kendileri haricindeki Müslümanların sözcülüğüne soyunmuşlardır. Bunu kutsal bir görevi ifa edermiş gibi yapmaktadırlar. Eğer Müslümanların sözcüsü olacaksan Reb’i bin Amir gibi ol. (7-8 Mayıs 2007 tarihli yazılara bakılabilir.) Öyle ol ki, biz de seni kabul edelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu “sözde sözcüler”in ağızlarında geveledikleri ifadelere rağmen ben aşağıdaki ayetleri okuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#009900;"&gt;Ki O, elçilerini hidayetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi. Şahid olarak Allah yete&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;r.&lt;/span&gt;” (Fetih Suresi, 28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…&lt;span style="color:#009900;"&gt;Bugün inkara sapanlar, sizin dininizden umut kesmişlerdir. Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için İslâm Dini’nden razı oldum&lt;/span&gt;…” (Maide Suresi, 3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüce Yaratıcı’nın bizleri başıboş bırakması elbette mümkün değildir. Kendisine şükürler olsun ki bize İslâm’ı verdi. Biz dinimizden utanmıyoruz. Dinimizi eğip bükmek ve birilerinin anlayışına da uydurmak istemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne demek istediğim yine de net anlaşılmamış olabilir. Bunun nedeni, ne benim ifade etme sıkıntım ne de okuyucunun anlama sorunudur. Bu tamamen “Dil”in bozulmuş olmasından kaynaklanıyor. İşte burada “Alternatif” kelimesi gündeme giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, her ne kadar sözlükte Alternatif’in karşılığı olarak “Seçenek” verilmiş olsa da, durum tam olarak böyle değildir. Eğer Alternatif kelimesini kullandığınız zamanlara dikkat ederseniz kastım anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani, filmlerde meşhur bir taktik (söz), asıl bir plan vardır. Eğer bu plan geçersiz olursa bir de “B” planı vardır. Ya da “C Planı”. İşte bu B ve C planları asıl plan olan A planının alternatifleridir. Yani A planı başarısız olur ise devreye B planı koyulacaktır. B planı da kendi başına bir plandır. O da tek başına uygulanabilir ya da öncelik arz edebilir. O halde B planı A planına alternatiftir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veya şirketleri düşünün. Çalışan bir elemanı vardır ve kritik noktadadır. Firma her zaman tek kişiye bağımlı kalmak istemez ve yerine “alternatif” bulmak ister. Eğer o kişi herhangi bir şekilde çalışamaz ya da çalıştırılamazsa alternatifi onun yerini alacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde TDK’nın yaptığı tarif yetersizdir. Nasıl ki bazı kelimeleri anlamının dışına çıkararak, kullanıldığı şekli yazıyor ise burada da böyle yapmalıydı. Çünkü sadece “Seçenek” olarak tercüme edildiğinde şu anlaşılıyor. Bir çok seçenek var ve bir kişi bunlardan bir tanesini seçerek, benimseyecek. Diğerleri ise ona alternatif hale gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa durum böyle değildir. Bir asıl olan, bir de o asıl olana yetişmeye çalışan “benzerleri” ya da “diğerleri” vardır. İşte bu noktada İslâm ne alternatiftir, ne de kendisine alternatif tanır. Zaten Allah'ü Teala bizim için, İslâm’dan razı olduğunu söylüyor. Bunun daha ötesi berisi var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl olurda batının(!) görüşünü asıl olarak alıp ya da o şekilde görünüp, İslâm’a oradan çıkar yol aramaya çalışırlar? Bu asla samimi bir Müslüman’ın görüşü olamaz. İşin içinde ya büyük bir cehalet vardır ya da kasıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar edecek olursak;&lt;br /&gt;İslâm herhangi bir sisteme ya da dine alternatif olmadığı gibi, herhangi bir sistem ya da dini kendisine alternatif tutmaz. Bu Rabbimize ihanetten öte bir şey değildir. Onun bizim için razı olduğu ile, kulun razı olmasını, seçip beğenmesi ile aynı kefeye koyanlara veyl olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Dün eleştirisini yaptığımız “Alternatif Hadis Metodolojisi” kitabının isminin tam karşılığını nasıl bulacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatif, Fransızca, Seçenek&lt;br /&gt;Hadis, Arapça, Söz&lt;br /&gt;Metodoloji, Fransızca, Yöntem Bilimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Türkçe olarak kitabın ismini toparlayamadım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-3906707926714467026?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/3906707926714467026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=3906707926714467026' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3906707926714467026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/3906707926714467026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/islm-alternatif-deildir.html' title='İslâm, “Alternatif” değildir'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-7637257373476370556</id><published>2007-06-16T05:31:00.000+03:00</published><updated>2007-06-16T05:42:30.352+03:00</updated><title type='text'>Hesap bilmeyen Alimler (!) - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;Dünden devam&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;---------------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;Yazar ve yazara eşlik eden arkadaşları maalesef onunla aynı görüşte olacaklar ki, yazılanları ya bir defa bile okumamış ya da bu tür hatanın doğuracağı sonucu o kadar benimsemişler ki, hataları görmemişler bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım yazar Hz. Peygamber’in bir peygamber olduğunu unutuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Teala buyuruyor ki; &lt;span style="color:#009900;"&gt;“(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”&lt;/span&gt; (Nahl Suresi, 44)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde Rabbimizin bizim için indirdiği Kur'an'ı Kerim’i açıklayacak olan Resulü Ekrem (sav)’dir. Peygamberin görevi ortada. Sıfırdan başlıyor işe. Sadece kendisi var ve önünde koskoca bir müşrik toplum bulunuyor. Bu insanlara, onların kabul etmediği şeyleri anlatacak. Yani öyle bir hayat yaşayacak ki, hem sürekli konuşacak hem de sürekli yaşayacak. Böylece 23 yıl içerisinde insanlar kendilerine indirileni taptaze açıklayan bir Resul ile karşı karşıyalar.&lt;br /&gt;Sanırım yazara göre Resulü Ekrem (sav) sadece bir postacı. “Ben mektubu getirdim arkadaşlar buyurun okuyun. Anlamadığınız yer olursa ben gönderene müracaat ederim. Kısa bir açıklama getiririm size.” Haşa, haşa ve kella.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli yaşayan ve yaşamak zorunda olan bir Resul var karşımızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse işin edebi kısmına girmek istemiyorum siz zaten bunları biliyorsunuz. Ben yazarımızın devirdiği çamların ne kadar gereksiz devrilmeye çalışıldığını ve ormanların bu şekilde yok edildiğini basit misalle göstermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buhari’den ortalama bir hadis metni alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#cc6600;"&gt;Bu gün aşure günüdür. Aşure günü oruç tutmak sizlere farz kılınmamıştır. Halbuki ben oruçluyum. Dileyen oruç tutsun dileyen de iftar etsin.&lt;/span&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulü Ekrem (sav)’den yapılan rivayetlerin ekseriyeti bu uzunluktadır. Her ne kadar, bir sayfa tutacak bazı rivayetler varsa da “Haya imandandır” gibi iki kelimelik rivayetler de oldukça fazladır. Ayrıca kitabın 98, 99 ve 100. sayfalarında yazar neredeyse 2 kelimeden oluşan 140 kadar rivayeti kendisi başka bir mevzuu için listelemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde ben şöyle bir yol izleyeyim. Yukarıda yazdığım “Aşure” rivayetinin harflerini sayayım. Boşluklar hariç 118 karakterdir (yuvarlak 120). Ben bu sayıyı 3’e katlayayım ve varsayalım ki rivayetlerin ortalaması “Aşure” rivayetinin 3 katı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;120 x 3 = 360 harf eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varsayalım ki her rivayet 360 harften oluştu. Ben bunu da yuvarlak(!) 500 diyeyim. Madem yazarımız Bilimsel hesapta bilimsel olmayan yuvarlama işlemi yapmış varsın bizimki de bilimselliğin dışına taşsın. (Dikkat ediniz “Aşure” rivayetinin 4 katını biraz geçtik. Son çıkacak hesabı 4 ile de çarparsanız benim basit yuvarlamalarımı göz ardı etmiş olursunuz!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi en fazla rivayet kaydeden şahsı ele alalım. Kötüyüz ya, öyle yapalım. Buhari’yi alacağımıza başkasını alalım. Allah bize akıl fikir versin. Düştüğümüz duruma bakın. Sanki ilkokul çocuğuna bir şey öğretiyoruz. Bu durum için sizlerden özür dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.500.000 x 500 = 750.000.000 Latin Harfi (eğer gerçek hesap olsaydı 117.000.000 olacaktı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rakamları aklımızda tutmayalım zaten burada yazıyor. Ancak biraz sonra yazacağım rakamlar ile karşılaştırınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi elimde “Kur’an’ı Anlamada Tarihsellik Sorunu” adında bir kitap var. Bu kitap, yazar ve aynı görüşe yakın olanların da bulunduğu bir Sempozyumun kitaplaştırılmış hali. Sempozyum süresi 8-10 Kasım 1996 olduğuna göre, 8 ve 10’u da sayarsak toplam olarak 3 gün sürmüş. E tabi biz bunları, hiç uyumamış, yememiş, içmemiş gibi kabul etmeyeceğiz. Diyeceğiz ki bu 3 günde konuşma süreleri boyunca konuşmuşlar. Aksi takdirde bunu 1,5 gün yapmamız gerekirdi iyimser olarak. Neyse hesaba geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ortalama bir satırı 70 karakter içeriyor. Her sayfa ortalama 39 satır, kitap da 290 sayfa. Bu hesaba göre işlem aşağıdaki gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70 x 39 x 290 = 791.700 Latin Harfi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki yazar ve arkadaşları (!) toplam olarak sırası ile 3 günde yuvarlak (!) 790.000 harf konuşmuşlar. Şimdi bir yılı yani 365’i 3’e bölelim ve çıkan sonucu yukarıdaki harf sayısı ile çarpalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;365 ÷ 3 = 121 gün (yuvarlak)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;121 x 790.000 = 95.590.000 Latin harf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunu da 23 yıl ile çarpalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 x 95.590.000 = 2.198.570.000 Latin Harf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani işin aslını söylemek gerekirse, Peygamberlik ile görevlendirilmemiş 15-20 kişi bir araya gelmişler. Benim de oturduğum semt olan Çekirge’de, Teras Otel’de toplanmışlar. Bir ara birisi diğer ara başka birisi konuşarak sempozyum yapmışlar. Bu arada yemek yemişler, çay içmişler bu sempozyum haricine muhabbet etmişler, uyumuşlar, namaz kılmışlar, abdest almışlar vs vs. Ancak bu filleri kitapta yok. Yani onların bu yaptıkları kitaba aktarılmamış sadece konuştukları. O zaman varsayalım ki günde yaklaşık 8-10 saat konuşsunlar. Yazar gibi insafsız olacak isek yukarıda çıkan rakamı o zaman 2-3 katı ile çarpmamız gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatinizi çekerim elimdeki sadece bir kitap. Oysa konuşmalar, hareketler daha farklı ve daha çeşitlidir. Bu arkadaşların üniversitelerde hoca olduğunu varsayarsak, bir de o zaman ettikleri kelam sayısına bakmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde şu hesap işini sonlandıralım. Yazarın sempozyumu ile 1,5 milyon hadisi içeren kitabı örnek aldığımızda ortaya tam 3 kat fark çıkmaktadır. (Benim yuvarlamalarımı ve “hadi, şu kadar olsun” demelerimi göz ardı ederseniz, bu tam olarak 12 kat olur.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu olayı daha detaylandırırım ama gerek yok. Yazarın ve arkadaşlarının ne kadar ciddi “ilim” ve “bilim” adamları olduğunu göstermek için bu hesapları yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın kitap içerisinde yaptığı yorumları konuşmak ve tartışmak ihtiyacını bile hissetmedim. Aldığım kitabı, bu sayfadan sonra kapatıp kenara koydum. Yazık hem de çok yazık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer siz İlim adamı olmak için sadece Arapça, Edebiyat, Tarih vs gibi dersleri okur da "Matematik, Fizik" gibi konular ile alakanız olmaz işe 178,5 sayısını 1785 olarak çıkarırsınız ve bütün yorumunuzu da bunun üzerine yaparsınız. Sonra da insanlara "alın işte sizin muhaddis dedikleriniz bunlar", ya da "bakın hadis adına ne kadar uydurmalar yapılmış" diyerek doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;Bu yazının daha kısa hali yazara, arkadaşım tarafından iletilmiş, ancak yazar kendinden emin ve basit bir dizgi hatasıymış gibi olayı algılayarak, önemsememiş ve bize de herhangi bir açıklama göndermemiştir. Ayrıca dizgi hatası olarak değerlendirdirdiği için de dizgiyi yapan arkadaşlarını töhmet altında bırakmıştır. Böyle kişilerin hadis konusunda "Alternatif" yöntem sunmaya kalkışmaları içler açısıdır ve olsa olsa ancak "Alternatif"tir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-7637257373476370556?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/7637257373476370556/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=7637257373476370556' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7637257373476370556'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/7637257373476370556'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hesap-bilmeyen-alimler-2.html' title='Hesap bilmeyen Alimler (!) - 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8638617683929252541</id><published>2007-06-15T09:07:00.000+03:00</published><updated>2007-06-15T09:29:38.315+03:00</updated><title type='text'>Hesap bilmeyen Alimler (!) - 1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#999999;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bugün ““İlim” hakkında birkaç söz” konusunun 5. bölümü ile devam edecektim. Yazıyı hazırlamıştım. Ancak daha önce bir arkadaşımın, okumam için bıraktığı bir kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra “bende de bulunsun” diyerek kitapçıdan aynı kitabı aldım. Arkadaşım yazar ile tanışık olduğu için kitap imzalıydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;"Alternatif Hadis Metodolojisi" kitabının bir konusu hakkında basit bir eleştiri yapmak için de sabredemedim doğrusu. Çünkü yapılan bariz hatanın korkunçluğu kadar, yazarın kendini düşürmüş olduğu konum içler acısıydı. Aktarmadan geçmek istemedim. Olay tam da “İlim” konusunu işlediğimiz bir ana denk geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda kitap hakkında vereceğim bilgiler reklam mahiyetli ile değil, eleştiri yapacağım kitabın hangisi olduğunun bilinmesi içindir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Adı: Alternatif Hadis Metodolojisi&lt;br /&gt;Yazarı: M. Hayri Kırbaşoğlu&lt;br /&gt;Yayınevi: Kitabiyat&lt;br /&gt;Konu: Hadislerin Sayısı Meselesi&lt;br /&gt;Eleştiri Sayfaları: 83-84&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, Hicri 200’den bu yana yapılan çalışmaları, yerden yere vurmaya çalışan bir anlayışla yazılmış ve “Hadisi Anlama” metoduna yeni bir bakış açısı getirmeye çalışmıştır. Bunun o kadar da kolay olmadığını anlamayan yazar, kendi aklını ve kendi bilgisini ölçü alarak “güya” meseleye ışık tutmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa yazarın basit bir hesap ile “devirdiği çamlar”ı görünce bu tür “debelenme”lerin tarihte hep olduğunu ama hepsinin de boş çıktığını hatırlayacaksınız. İşte bu kitabın yazarının yaptığı bir hesap ve bu hesabın üzerine yaptığı yorumlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle diyor yazar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;Değerlendirmelerimizi daha anlaşılır kılmak için bu bilgileri bir şema haline getirelim. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_8XShr5euN-8/RnIwdr2EMdI/AAAAAAAAABs/-W6oCysC-Vo/s1600-h/RivayetSayisi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076173016543801810" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_8XShr5euN-8/RnIwdr2EMdI/AAAAAAAAABs/-W6oCysC-Vo/s400/RivayetSayisi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Verilen bu sayıların son derece abartılı olduğunu fark etmemek mümkün değildir. Kaldı ki, &lt;strong&gt;bunun bilimsel olarak ortaya konulması da mümkündür&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İlk olarak yapılması gereken şu basit matematik işleme başvurmaktır&lt;/strong&gt;: Hz. Peygamber’in bir buçuk milyon hadisinin gerçekten mevcut olduğunu varsayalım. Tabiatıyla bunların Hz. Peygamber’in peygamberlik sonrasındaki yirmi üç yıllık döneme yayıldığını da göz önünde bulunduralım. Bu durumda, Hz. Peygamber’in günde, ortalama ne kadar hadis söylemiş olabileceğini şu şekilde hesaplayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 x 365 gün = 8395 gün (yuvarlak 8.400)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.500.000 : 8400 = &lt;strong&gt;1785&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hesaba göre, Hz Peygamber’in, yirmi üç yıl boyunca hiç ara vermeden, her gün, ortalama &lt;strong&gt;bin yedi yüz seksen beş&lt;/strong&gt; söz söylemesi veya davranış sergilemesi gerekmektedir ki, bunun imkânsızlığı, mantıksızlığı ortadadır. Bu mantıksızlık fark edildiğinde ise bir başka meşrulaştırma çabası devreye girmektedir: Bu sayıların sadece Hz. Peygamber’in değil, sahabe ve tâbiînin sözlerini de içerdiği; ayrıca bunlara bir sözün farklı tariklerini de dahil etmek gerektiği iddiası. Normal olarak gündeme getirilmeyen, sadece itiraz ve eleştiriler karşısında hatırlanan bu iddia da, ortadaki abartılı durumu kurtarmaya yetmeyecektir; çünkü kaynaklar üzerinde yapılacak bir inceleme, bu iddianın da gerçek dışı olduğu ortaya çıkacaktır.&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alıntıyı burada kesiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, matematiksel vahamete değineceğim, sonra da yazarın anlayışına. Yazarımız “ilim adamlığını kendisine oturtmuş ve biraz da “bilim”e soyunmuş. Ama doğrusunu isterseniz ilim adamlığı üzerine oturmadığı gibi, bilim diye bahsettiği ve bizlere ilkokulun daha 2. sınıfında öğretilen dört işlemi bilim kabul etmiş ve onu da beceremeyerek eline yüzüne bulaştırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“bunun bilimsel olarak ortaya konulması da mümkündür”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında ben bir adım daha ileri atacağım ve diyeceğim ki, kitabın ilk sayfasında verilmiş kocaman kadro fos çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Editör, Yayın Yönetmeni, Yayına Hazırlayan, Son Okuma, Dizgi, Sayfa Düzeni, Kapak, Baskı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi bu kadrodan, Baskı, Dizgi, Sayfa Düzeni ve Kapak tasarımını yapan şahısları dışarıda tutalım. Peki ya diğerleri, laf olsun diye mi o isimleri yazdırmışlar? Kabul ediyorum bir yazıyı ne kadar tashih ederseniz edin yine hataların çıkması mümkündür. Ama bakalım şimdi söyleyeceğim hatayı bu arkadaşlar nasıl hazmetmişler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi yazar sanki ilk okul okumamış da direk olarak kitap okumaya ve yazmaya başlamış. Çarpmada sorunu yok. Ama bölme işlemi facia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.500.000 : 8400 = 1785&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işlemin sonucu basit olarak &lt;strong&gt;1785&lt;/strong&gt; değil &lt;strong&gt;178,5&lt;/strong&gt;’tur. Yazarın tabiri ile yuvarlak 178’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak; “yahu böyle de dizgi hatası olmaz ki” dedirtiyor insana. Ama maalesef bu dizgi veya baskı hatası değil. Çünkü yazar daha sonra bu rakamı yazı ile de yazmıştır. Bakın işte;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hz Peygamber’in, yirmi üç yıl boyunca hiç ara vermeden, her gün, ortalama &lt;strong&gt;bin yedi yüz seksen beş&lt;/strong&gt; söz söylemesi veya davranış sergilemesi gerekmektedir ki…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ben soruyorum, “ilmi” bir kenara bırakıp “bilim”e soyunan bu yazarın bu hatası sizce matematiksel basit bir hatamıdır, yoksa söyleyeceklerini sağlam bir zemine oturtma çabası için uğraşırken, zeminin çökmesi ile altında mı kalmıştır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık değil mi? Ayıp değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, bu bölümdeki bütün ince hakaretlerini, bu yaptığı yanlış hesap üzerine bina ederek yapıyor. Kendi kafasından uydurduğu ve kurguladığı bütün senaryoyu bu hesap üzerine yapmış. Yazara göre birileri var. Bu birilerine yazar gibi aydın (!) ve dört işlemi dahi bilmeyen bir ilim adamı gelip diyor ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Be hey, kara cahiller! siz nasıl dersiniz ki Peygamber günde 1785 cümle kurmuş. Utanmıyor musunuz Peygamber’e iftira atmaya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara cahiller yazarın bu dehşetli matematiği ve bilimsel edası karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar ve titreyerek, ürkek bir vaziyette uydurma bazı yöntemler ile bu 1785 sayısını doğrulamaya çalışırlar, derler ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aman ağam, aman paşam! Sen bizim dehşetli bir açığımızdan yakaladın. Biz şimdi ne yaparız? Mahvolduk bittik. Bak, biz aslında sadece o Peygamberin sözlerini değil, onun arkadaşlarının sözlerini de işin içerisine katmıştık. Öyle olmasa bile sen şimdilik öyle kabul et, bizi dünyaya rezil etme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komik değil mi? Aslında belli, yazar yukarıdaki ifadeleri ile onun için yazdığım bu senaryoyu kast etmektedir. Yok böyle bir konuşma ve yok böyle bir savunma. Yazar benimle bu mevzuu tartışsa idi ben gerekenleri ona söylerdim. Düşünün ki bir de “İlim Ehli” ile konuşsa ne gibi bir cevap alırdı? Ama yazar buna hayatı boyunca cesaret edememiştir. Bu nedenle olmamış olayları kendi senaryosu olarak üretmiş ve ürettiği bu senaryodan da sonuçlar çıkartmaya çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sormak lazım yazara, bunu ne adına yapıyorsun diye? Kim ile bunu konuştun da o sana böyle bir savunmada bulunmaya çalıştı. Bu iş bana Holivud (!) film stüdyolarının dünya üzerindeki insanlara oynadığı oyunun minik sürümü olarak görünüyor. Ama yazar bunu hiç becerememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir matematiksel hata insanı böyle durumlara düşürüyor işte. Yazık.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;---------------------------------&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#999999;"&gt;Bugün mecburen sonlandırıyorum. Çünkü, neredeyse alıntı bir sayfa tutuyor. Yarın ister istemez bu konunun yaptığım son yorumlarını aktaracağım.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8638617683929252541?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8638617683929252541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8638617683929252541' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8638617683929252541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8638617683929252541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/hesap-bilmeyen-alimler.html' title='Hesap bilmeyen Alimler (!) - 1'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_8XShr5euN-8/RnIwdr2EMdI/AAAAAAAAABs/-W6oCysC-Vo/s72-c/RivayetSayisi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-2268812199461887120</id><published>2007-06-14T09:20:00.000+03:00</published><updated>2007-06-14T09:30:08.129+03:00</updated><title type='text'>“İlim” hakkında birkaç söz - 4</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İlmi Vehbi’ye getirilen bir başka delil de Buhari’de geçen ve Ebu Hüreyre (ra)’nin söylediği bir sözdür. Şöyle demiştir; &lt;span style="color:#cc6600;"&gt;“Resulü Ekrem (sav)’den iki kap ilim ezberledim. Bunlardan birini neşrettim. Diğerine gelince, onu neşretseydim, benim şu boğazımı keserlerdi.”&lt;/span&gt; (Buhari, Kitabu’l-İlm, 43. Bab, 61. rivayet)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer hatırlarsanız dün şöyle söylemiştim “Bu ilme sahip olan da, o ilmi Allah’ın kendisine verdiğini bilir ve bunu söylemekte de bir mahzur görmez. Nitekim ilim saklanacak bir şey değildir.” Ebu Hureyre (ra)’nin sözü ise benim söylediğimin tam zıddıdır. Bunu gerekirse açıklayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayetin delil getirilmesi şaşılacak bir şeydir. Bu rivayetin İlm-i Vehbi’ye delil olmaması için bir çok neden var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere bu, Peygamber’den nakledilen bir söz değildir. Ebu Hureyre (ra)’nin kendi  görüşüdür. &lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;color:#666666;"&gt;&lt;em&gt;(Haşa, Ebu Hureyre (ra)'nin sözünü almayız küstahlığını asla göstermem, gösteren olursa da karşısında olurum. Buaradaki amaç, Akide de bu tür sözlerin hüküm kabul edilip edilmeyeceğine dairdir.)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; Yani bu ne bir emir, ne bir nehiy ne de inanılması şart olan bir bilgi değildir. Sözün neşredilmemesi kısmını Resulü Ekrem (sav)’e dayandırmış olsaydı ve haberi ahat olmasaydı, o zaman tamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, bu sözü söylerken, o ilmi neşretmediğini zaten söylüyor. Neşredilmeyen ya da söylenmeyen bir ilmin bilinmesi mümkün değildir. Çünkü zaten öğrendiği o ilmi, öğretmiş değildir, bilakis saklamıştır. “Bir başkası öğretmiş olabilir mi?” sorusuna cevap vermek ise mümkün değildir. Çünkü bu söz sadece Ebu Hureyre (ra)’ye aittir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat edilmelidir ki, dün bahsettiğim Kehf suresi 65. ayetteki &lt;strong&gt;İlmi Ledün&lt;/strong&gt; ile bu rivayette bahsedilen  ve neşredilmeyen ilim arasında hiçbir alaka yoktur. Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Birinci neden:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kehf suresinde bahsi geçen ilmi ledün, bizzat Allah tarafından verilen bir ilimdir. Bu rivayetteki ilim ise Peygamber (sav) tarafından öğretilen bir ilimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İkinci neden:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hızır (as) kendisine verilen ilmi, Musa (as)’ya açıklamıştır. Her ne kadar Musa (as) bir peygamber olsa da, bilmediğini öğrenmiştir. Bunun da ötesinde bu ilmin açıklamasını Allah bize de bildirmiştir. Olayların iç yüzünü bize de açıklamıştır. Oysa bu rivayette Peygamber’in öğrettiği iddia edilen bir ilmin aktarılması doğru bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmed Sofuoğlu bu rivayetin açıklamasını şöyle yapmıştır. &lt;em&gt;“Ebu Hüreyre’nin neşrettiği ilim, rivayet ettiği hadislerdeki ilimdir.Neşretmediği ilim için bazıları ileride ümmetin başına gelecek fitnelere, musibetlere, kıyametten evvel ümmetin başına gelecek hallere ait ilim idi, demişlerdir. Peygamberin vefatından sonra, yakın gelecekte, Osman’ın, Hüseyin’in şehadetleri ve diğerleri gibi meydana gelecek elemli vakalar ve şahısları siyaset kaynaşmaları içinde ferman dinleyecek ve hakka samimiyetle kulak verecek halde olmayanlara karşı bildiğini söylemek, tarafsız ve fitneden uzak bir zat için hakikaten tehlikeli idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları da şuhud ve irfan sahiplerine has olup, şeriat ilminin neticesi ve Resulü Ekrem (sav)’e muhabbet ve güzel mutabaatın büyük meyvesi olan ve diğerlerinin idrakinden masun kalan esrar ilmidir, derler. Allah muradını en iyi bilendir.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Şahsım olarak derim ki; elbette bu açıklamaya katılmam mümkün değildir. Mütercim bu açıklamayı sanırım kendi düşünceleri olarak söylemiştir. Çünkü genel olarak açıklamalarında alıntı yapmışsa, belirtmektedir. Eğer şöyle deseydi belki söyledikleri makul olurdu. Mesela; &lt;em&gt;“Falan rivayette de bu konu hakkında şöyle bir açıklık getirilmiştir, her ne kadar Ebu Hureyre bunu açıklamayacağını söylemiş olsa da…”&lt;/em&gt; gibi bir ifade ile başka bir yeri referans edebilirdi. Demek ki böyle bir şey yok. O halde mütercimin (Sofuoğlu) açıklamaları kendisine aittir. Ben buna katılmıyorum ve diyorum ki, açıklanmayan, neşredilmeyen bir bilgi hakkında yorum yapmak doğru değildir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Bunun haricinde yine diyorum ki, burada Ebu Hureyre (ra)’nin neşretmediği ilim Vehbi değil bizzat Kesbi’dir. Çünkü onu Allah’tan değil, Resulü Ekrem (sav)’den öğrenmiştir. Peygamberlerin ise Vehbi bir ilmi öğretmeleri diye bir durum söz konusu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani anlayacağınız çıkmaz içinde başka çıkmazlar var. Kişilerin liderlerindeki ilmi böyle bir zorlamayla ispat etmeye çalışmaları da zaten yersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kısaca Vehbi ve kesbi kelimelerine göz atalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kesb:&lt;/strong&gt; Kazanç, çalışmak. Gayret ve çalışmak ile kazanmak. Elde etmek, edinmek, kazanç yolu. Fıkıh da ise; Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf etmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kesbi:&lt;/strong&gt; Çalışmakla kazanılan, Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbi olmayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vehb:&lt;/strong&gt; Hibe, bağış, vergi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vehbi:&lt;/strong&gt; Doğuştan, Allah vergisi. Çalışmakla kazanılmayıp, Allah’ın lütfü olan. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;-----------------------&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İlmi Ledün veya İlmi Vehbi ile bazı olağan üstü halleri karıştırmamak lazım. Mucize, keramet gibi kelimeler ve olaylar tamamen farklıdırlar. Zaten yukarıdaki zorlama delillerde bu karmaşa cehaletinden kaynaklanmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;-----------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-2268812199461887120?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/2268812199461887120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=2268812199461887120' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2268812199461887120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/2268812199461887120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/ilim-hakknda-birka-sz-4.html' title='“İlim” hakkında birkaç söz - 4'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-4144070454968379606</id><published>2007-06-13T08:17:00.000+03:00</published><updated>2007-06-13T08:29:40.197+03:00</updated><title type='text'>“İlim” hakkında birkaç söz - 3</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt; “İlim” hakkında bir çok ayet, hadis ve söz olduğunu söylemiş ancak bunları da sıralamanın, açıklamanın kolay olmadığını vurgulamıştım. Özellikle bilinen ve yazılan mevzular üzerinde durmaktansa, pek az bilinen ve yanlış kullanılanlar üzerinde durmayı hedefledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı çevreler ilmi iki gruba ayırırlar. &lt;strong&gt;İlm-i Vehbi&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;İlm-i Kesbi&lt;/strong&gt;. Bunlar, kendi önderini eşsiz kabul etmek ve ettirmek için, liderlerinin, şeyhlerinin, efendilerinin, hocalarının “Vehbi İlim”e sahip olduğunu izah etmeye çalışırlar. Her ne kadar bunu bir hamle de söylemeseler de, teferruatta olayın dayandığı nokta burasıdır. Bu konuda konuşulmuş, yazılmış çok şeyler var. Ben olayın teferruatına girmeyeceğim. Bunun sadece Müslümanlar arasında olduğunu söylemiyorum. İslam ile hiç alakası olmayan anlayışlarda ve dinlerde de bu bakış açısı benimsenmiştir. Bu, elbette kendi anlayışlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen her biri bu duruma deliller getirmeye çalışırlar. Kimileri ilmi yaklaşımlarda bulunmaya çalışırken, kimileri olan olayları anlatarak izaha gayret ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen örnekler genellikle, Kur’an’daki Musa (as) ile Salih Kul (as) arasında geçen olaylar ve sözlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#009900;"&gt;Derken kullarımızdan bir kul buldular ki; biz ona, katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.&lt;/span&gt;” (Kehf Suresi, 65)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayette geçen “Ledün İlmi” ifadesini ele alarak, Salih Kul (as)’a verilen ilmin Kesbi değil “Ledün” olan “Vehbi ilim” olduğunu söylerler. Doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ledün ilmi ayette de sabit olduğu gibi kesinlikle vardır. Ancak bu ilmin mahiyeti konusunda pek bir açıklık yokken, elde edilmesi konusunda ise net bir bilgi vardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aslında benim işim bu yazıları yazarken tefsir yapmak (aktarmak) değil. Fakat bu tür hassas konularda bazı noktalara işaret etmek yerinde olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir tefsir kitabından Kehf Suresi 65-70 ayetlerinin yorumunu okuyan hemen herkes görecektir ki, burada Musa (as)’nın karşılaştığı Salih Kul (as)’a ait olan  ilim Allah tarafından verilmiş ve Musa (as) da ondan bu ilmi öğrenmek istemiştir. Bunun üzerine Salih Kul (as) bu ilmi öğrenemeyeceğini söylemiştir. İşte bu konuda Buhari’de geçen uzun rivayetin bir kısmı şöyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663300;"&gt;“…Taşın yanına vardıklarında bir de baktılar ki, elbisesine bürünmüş bir zat duruyor. Musa selâm verdi. Hızır: ‘Acayip! Bu senin bulunduğun yerde selam nereden?’ dedi. ‘Ben Musa’yım’ dedi. O: ‘İsrailoğullarının Musa’sı mı?’ diye sordu. ‘Evet’ dedi. Musa ona: ‘Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?’ dedi. Hızır: ‘Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin ya Musa. Ben de Allah’ın bana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilmezsin, sende de Allah’ın sana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, onu da ben bilemem’ cevabını verdi…”&lt;/span&gt; (Buhari, Kiatbu’l-İlm, 44. Bab, 63. Hadis)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu rivayetin son kısmında ise Resulü Ekrem (sav) şunları söyledi. &lt;span style="color:#663300;"&gt;“Allah Musa’ya rahmet eylesin. Çok arzu ederdik ki, sabredeydi de aralarında geçecek maceralar bize hikaye olunaydı.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Hemen fark edileceği gibi, şu yukarıda verdiğim nakil içerisinde çok konuşulacak tartışılacak mevzu var. Daha sonraki yazılarımda bunları ele almaya çalışacağım (İnşallah).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kur’an’da geçen “&lt;strong&gt;Salih Kul&lt;/strong&gt;” ifadesini Resulü Ekrem (sav) “&lt;strong&gt;Hızır&lt;/strong&gt;” olarak söylemiştir. Biz de bu sahih rivayete göre Salih Kul (as)’a Hızır (as) diyeceğiz. &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Hızır (as) hakkındaki açıklamayı daha sonraya bırakıyorum.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu ayette üzerinde durulması gereken noktalardan ilki “&lt;strong&gt;Rahmet&lt;/strong&gt;” kelimesidir. Buradaki Rahmet ifadesi ile Salih Kul’un bir peygamber olduğu söylenebilir. Bu konuda, alimlerin getirdiği akli ve nakli bazı deliller vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#009900;"&gt;Kitab'ın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir &lt;strong&gt;rahmet&lt;/strong&gt;tir. Öyleyse sakın kafirlere arka olma.&lt;/span&gt;” (Kasan Suresi. 86)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="color:#009900;"&gt;Senin Rabbinin &lt;strong&gt;rahmet&lt;/strong&gt;ini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında Biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin &lt;strong&gt;rahmet&lt;/strong&gt;i; toplayıp-yığdıklarından daha hayırlıdır.&lt;/span&gt;” (Zuhruf Suresi, 32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki ayette geçen “Rahmet” kelimeleri peygamberlik anlamında kullanılmıştır. Her ne kadar, bütün rahmet kelimeleri peygamberlik anlamında kullanılmış olmasa da burada dikkate edilmesi gereken, Rahmet ve Ledün ilminin ayrı ayrı zikredilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İmam-ı Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an&lt;/em&gt; adlı tefsirinde bu ayetin yorumunu yaparken şunları söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;Kendisine tarafımızdan bir rahmet gelmiş…&lt;/strong&gt; Bu ayeti kerimedeki “rahmet” peygamberlik demektir, nimet olduğu da söylenmiştir. &lt;strong&gt;Ve tarafımızdan bir ilim öğretmiş olduğumuz&lt;/strong&gt;.. Buyruğundaki ilim de “gayb” ilmidir. İbni Atiye der ki; Hızır’ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin iç yüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri, zahiren görülen şekillere göre verilemezdi. Diğer taraftan Musa’nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İmam Nesefi&lt;/em&gt; ise tefsirinde şunları söyler: “Orada kullarımızdan biri olan Hızır’ı buldular. Elbiselerine bürünmüş uyuyordu. Ya da deniz üzerine oturuyordu. Ona katımızdan vahiy ve nübüvvet ya da ilim ve uzun ömür vermiştik. Ona katımızdan bir ilim, yani gaybden haber vermeyi öğretmiştik. Denildi ki; İlmi Ledünni, kulda ilham yolu ile hasıl olan şeydir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı tefsirlerde Musa (as)’ın karşılaştığı hızır’ın adının “Melkân oğlu Belyâ” olduğu söylenmektedir. (Tefsürü’l-Münir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar yaptığım nakiller azdır. Ancak diğer tefsir kitaplarına baktığımda da aynı minval üzerine olduklarını gördüm. Bu konuda son olarak ciddi bir açıklama getirmiş olan &lt;em&gt;el-Esas fi’t-Tefsir yazarı Said Havva&lt;/em&gt; diyor ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba Hızır nebi miydi, veli miydi, Resul müydü? Bu konuda ilim adamları arasında büyük bir görüş ayrılığı vardır. Onun peygamberliğini kabul edenler yüce Allah’ın “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” buyruğunu delil göstermişlerdir. İbni Kesir şöyle demiştir: “Çoğu kimse onun nebi değil veli olduğu kanaatindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.” İbni Kesir bu sözleri ile bu konuda sanki, herhangi bir görüşü tercih etmediğini ifade etmektedir. Bu konuda önemli olan şudur: Bazı kafirler, sapıklar onun veli olduğu görüşünü tercih ettikten sonra, buradan hareketle velinin peygamberden daha faziletli olduğu sonucuna ulaşmak istemişlerdir. Nesefi bu konuda şöyle demektedir: “Veliyi peygamberden faziletli kabul etmek konusunda sapıklardan bir takım kimselerin ayağı kaymış bulunuyor. Böyle bir iddia apaçık bir küfürdür. Bunlar şöyle demişlerdir; Allah Musa’ya veli olan Hızır’dan ilim öğrenmeyi emretmiştir.” Bunun cevabı şudur: Hızır bir peygamberdi. Eğer bazı kimselerin ileri sürdükleri gibi peygamber olmasaydı, bu Musa hakkında bir imtihan idi demektir. Velinin veli olabilmesi ise, ancak peygambere imanı ile mümkündür. Durum böyle olunca nasıl olur da peygamber veliden aşağı olabilir? Diğer taraftan Musa için ilim talep etmede makamını düşürecek bir durum yoktur. Çünkü daha çok ilim sahibi olmak istemek arzulanan bir şeydir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa (as)’nın, Hızır (as)’dan faziletli olduğunda şüphe ve tereddüt yoktur. İsterse Hızır (as) peygamber olsun. Çünkü Musa (as) Ulu’l-azm Resullerdendir. Bunlar ise mutlak olarak bütün mahlukattan daha faziletlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konudan uzaklaştık gibi düşünülmesin. Bu çok ciddi bir konudur. Sadece ayetlerden alınan bir kelime ile sonuca ulaşmak isteyenlerin her zaman sonu hüsran olmuştur. O nedenle ben bu konuda alimlerin görüşlerini kısaltarak vermeye çalıştım ki, konunun bahsi geçen kişilerin söylediği kadar basit olmadığı anlaşılsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde bu konu hakkında son cümlelerimi söyleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Ledün ilmi vardır. Ancak, Allah bu ilmi kime verdiğini Kur’an’da açık ve net olarak bildirmiştir. Bu ilme sahip olan da, o ilmi Allah’ın kendisine verdiğini bilir ve bunu söylemekte de bir mahzur görmez. Nitekim ilim saklanacak bir şey değildir. Ayrıca bu ilmin verildiği kimse, bu ilim ile birlikte ciddi işler yapmaktadır ve bunların da iç yüzünü açıklamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde şunu sormak gerekir. Sizler önderlerinizin bu ilme sahip olduğunu söylerken, hangi kesin delile dayanmaktasınız? Elde olan bu ilmin Allah katından geldiğini nasıl bilmektesiniz? Yukarıdaki ayetlerde Hızır (as)’da bulunan ilmin Allah nezdinden verildiği bizzat Kur’an da Allah tarafından bildirilmiştir. Siz, kimin beyanına göre bu ilmin liderinizde olduğunu söylemektesiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu konularda sessiz kalmayı ve Resulü Ekrem (sav)’in bize öğrettiklerine göre iman ve amel etmeyi doğru buluyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;---------------------&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Devam edecek&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-4144070454968379606?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/4144070454968379606/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=4144070454968379606' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4144070454968379606'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/4144070454968379606'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/ilim-hakknda-birka-sz-3.html' title='“İlim” hakkında birkaç söz - 3'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-8867109190056582268</id><published>2007-06-12T10:49:00.000+03:00</published><updated>2007-06-12T10:55:40.604+03:00</updated><title type='text'>“İlim” hakkında birkaç söz - 2</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;Eğer günümüzdeki kullanımı, daha doğrusu halk arasında değil de genel olarak medyatik anlamda “&lt;strong&gt;ilim&lt;/strong&gt;”, neredeyse  telaffuz edilmemekte ve ısrarla “&lt;strong&gt;bilim&lt;/strong&gt;” kullanılmaktadır. Oysa halk kendi tabiri ile bilerek ya da bilmeyerek “ilim” kelimesini daha ağırlıklı olarak kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;strong&gt;ilim elde etmek için çalışmak&lt;/strong&gt;” tabirinde “ilim” yerine “bilim” kelimesini oturtamazsınız. Denediğinizde manası ile kullanımı anında farklılaşacak ve güzel durmayacaktır. Oysa “&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;bilgi&lt;/span&gt; elde etmek için çalışmak&lt;/strong&gt;” diye söylendiğinde sorun olmayacaktır. Bunu da bir kenarda tutalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi “bilim” kelimesinin açıklamasına ve kastedilenlere bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim:” (TDK)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarife baktığımızda, bizim yukarıda yaptığımız “ilim” tarifiyle çok uzak olduğunu fark edeceğiz. İrdeleyelim, kurcalayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilim” tarifi içerisinde geçen “&lt;strong&gt;deney&lt;/strong&gt;” kelimesinin tam karşılığı “&lt;strong&gt;tecrübe&lt;/strong&gt;”dir. Deney ise, adı üzerinde deneme yanılma yöntemini kullanarak, gerçekliği ispatlanamamış varsayımları ispatlamak, kanıtlamak için yapılan çalışmalardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi bakalım, nasıl çıkacağız işin içerisinden. Yapılan tarifler o kadar çala-kalem ve düşünülmeden yapılmış ki, bu tariflerden yola çıkılırsa varılacak tek nokta “kafa karışıklığı” olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer, “varsayılan” bir şeyi tecrübe (deney) ile ispatlamaya çalışıyorsanız kesin sonuca ulaşmanız garanti değildir. Sürekli denemeler ve gelişen olaylar ve değişen ortamlarda farklı sonuçlar almak mümkün ve muhtemeldir. Nitekim vardığınız sonuç ya büyük ihtimalle yanlış ya da doğru olacaktır. Doğru sonuca varmanız ise ya mutlak ya da göreceli (izafi) olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte de böyle değil midir? Yazılır,  konuşulur; “aman yemeyin şu zararlıdır, içinde filan filan maddeler var.” Aradan bir zaman geçer ve bu söylenenlerin tam zıddı söylenir. Ya da “Koca koca (!) bilim insanları (!) birbirlerini yalanlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarife baktığımızda, aslında bilimin; “bilinmeyeni bilmeye çalışmak için çaba sarf etmek” olduğu çıkıyor ortaya. Bu nedenle tarifte, en sona eklenen “ilim” kelimesi ile hiç mi hiç alakası yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim; tecrübe (deney) olarak tarif edilseydi sorun kalmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüklerimizin bir sözü vardır. “&lt;strong&gt;İlim, malûma tabi’dir&lt;/strong&gt;” derler. Bu da yukarıda tarifini yaptığımız ilimin daha kısa tarifi mahiyetindedir. İlim, tecrübeler ile elde edilmek için çaba sarf edilen bir şey değil, bilakis kesin olan bilgiyi ifade eder. Bazen bilginin izafi olması, ilmin de izafi olmasını gerektirmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateş yakar, ağaçlar çiçek açar, kuzular meler, kuşlar cıvıldar, yağmur belli şartlarda yağar vs. İşte bunları biliriz. Bu konularda bilgi sahibiyiz. Ateşin yakması herkes için malumdur, bilenen bir şeydir. Eğer bir kişi ateşe tutuyor ve yanmıyorsa, acı hissetmiyorsa, bu ateşin yakıcılık özelliğinin izafi olmasından değil, o kişinin kendisine has bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca söylemek gerekirse “ilim” bilineni öğrenmektir. Bilim ise, bilinmeyeni öğrenmeye çalışmaktır. İlim kesindir, bilim ise tekamül eder, değişir, farklılaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimin deney yolu ile olacağını biliyoruz. Bu deneyleri yapmak için bilgiye ihtiyaç vardır. Bazen de olmayabilir. Ama geliştirilecek bir bilim varsa ortada o zaman bilgi gerekmektedir. Alt yapısı olan bir konu üzerinde sıfırdan başlamak yerine, o konu hakkında bilgi elde ederek belli bir aşamadan başlamak mümkündür. İşte bu bilgi edinme safhasına “ilim” diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine tekrarlayacak olursak bilim tecrübe ile sağlanır. O halde “İlim nasıl elde edilir?” sorusu mevzuu açıklığa kavuşturacaktır. Bu konu üzerine yazılmış bir çok eser vardır. Ben burada bu konuya girmeyeceğim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;----------------------------&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Trebuchet MS;"&gt;&lt;strong&gt;Devam edecek&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8247185941076345971-8867109190056582268?l=temelkorkmaz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/feeds/8867109190056582268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8247185941076345971&amp;postID=8867109190056582268' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8867109190056582268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8247185941076345971/posts/default/8867109190056582268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temelkorkmaz.blogspot.com/2007/06/ilim-hakknda-birka-sz-2.html' title='“İlim” hakkında birkaç söz - 2'/><author><name>M. Temel Korkmaz</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04737497757920800174</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/-UA1Q0swv3CE/TluH2GYfUtI/AAAAAAAAANM/jZXDxAxMSlE/s220/Mtk.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8247185941076345971.post-1781406305850961571</id><published>2007-06-11T06:21:00.000+03:00</published><updated>2007-06-11T06:36:29.959+03:00</updated><title type='text'>“İlim” hakkında birkaç söz - 1</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;İmam Ebu Hanife’den; “İlmi nasıl öğrendin?” diye sorulmuş. İmam da şöyle cevap vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“İlmi 4 şeyle elde ettim.&lt;br /&gt;Birincisi: Köpeğin yaltaklanması gibi ilim adamlarına yaltaklandım.&lt;br /&gt;İkincisi: Kedinin tevazuu gibi alçak gönüllü oldum.&lt;br /&gt;Üçüncüsü: Kargalar gibi uykusuz sabahladım.&lt;br /&gt;Dördüncüsü: Merkebin sabrettiği gibi sabrettim.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#999999;"&gt;&lt;strong&gt;(Talim’ul Müteallim Şerhi,16)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medine’den bir adam Ebu Derda Şam’da iken yanına geldi. Ebu Derda ona dedi ki;&lt;br /&gt;- Ey Kardeşim seni buraya getiren nedir?&lt;br /&gt;- Senin Resulü Ekrem (sav)’den haber verdiğin bir hadistir.&lt;br /&gt;- Bunun dışında bir ihtiyacın için gelmiş olmayasın?&lt;br /&gt;- Hayır, değil.&lt;br /&gt;- Ticaret için gelmiş olmayasın?&lt;br /&gt;- Hayır, değil. Başka bir şey için gelmedim. Ancak bu hadisi öğrenmek istediğimden dolayı geldim.&lt;br /&gt;- Ben işittim ki Resulü Ekrem (sav) şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;“Bir kimse bir ilim (öğrenmeyi) arzu eder olduğu halde bir yola girerse, Allah'ü Teala onu cennete giden bir yola suluk ettirir. Melekler de elbette kanatlarını ilim isteyenin rızası için indirirler. Alim için göklerdekiler ve yerdekiler, hatta sudaki balıklar dahi, istiğfar ederler. Alim’in, abid (çokça ibadet eden) üzerine üstünlüğü, ayın diğer yıldızların üzerine üstünlüğü gibidir. Alimler, Enbiyanın varisleridirler. Çünkü Enbiya (Peygamberler) ne bir dinar ne bir dirhem bırakmadılar. Ancak ilmi miras bıraktılar.O halde kim onu alırsa çok nasip almış demektir.”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#999999;"&gt;(Ebu Davud, Tirmizi, Kesir bin Kays’tan rivayet ettiler.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İbni Abdil-Ber’in Muaz (ra)’dan rivayeti de şu şekildedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;p align="justify"&gt;“İlmi öğrenin, çünü ilmi öğrenmek Allah’tan korkmaktır. İlmi talep etmek ibadet etmektir.İlmi müzakere tesbih etmektir. İlmi araştırmak cihattır. İlmi bilmeyene ğretmek sadakadır. Ehli olana vermek yakınlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ilim; haram ve helallerin alametlerini verir. Ve cennet ehlinin yolunu aydınlatır. İlim yalnızlıkta arkadaş, gurbette yoldaş, halvette sırdaş, sıkıntı ve ferahta delil, düşmanlara karşı silah, dostların yanında süstür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah onunla insanları yükseltir. Onları hayra önder, eserleri anlatılan, fiillerine uyulan, görüşlerine başvurulan kimseler kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melekler onlarla dost olmak ister, kanatlarıyla onları okşar. Her kuru ve yaş olan, denizdeki balıklar ve denizin ince kumları, yeryüzünün yırtıcı hayvanları hep onun için istiğfar ederler. Çünkü ilim, kalplerin cehaletten dirilmesi, gözlerin karanlığa karşı kandilleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kul, ilim ile hayır mertebelerine, dünya ve ahrette yüksek derecelere erer. İlmi düşünmek oruca, büyük alimlerden okunması kıyama (geceyi ibadetle geçirmesine) denktir. Sıla-i Rahim onunla yapılır. Helal ve haram onunla bilinir. İlim amellerin önderidir. Amel ilme tabidir. İlim bahtiyarlara ilham edilir, bedbahtlar (eşkıya) ondan mahrum edilir.”&lt;/p&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İmam Burhaneddin ez-Zernuci diyor ki;&lt;br /&gt;&lt;/di
